Hayatımdaki en atraksiyonlu haftalardan biri üstümden geçip gitti.
Önce Dilrubam kuzum geniz eti boku püsürü sebebiyle ameliyat oldu. Herkesin bir minik parodiymişcesine rahat rahat ağız kulaklarda anlattığı ve bahsini ettiği bu şey için; benim 10 kiloluk yaşam belirtisi varlığım ameliyat önlüğünü ve bonesini kostüm edinince, bir de kendisini o ameliyathane buzhanesine götürüp hemşirelere ve anestezi asistanlarına emanet etme işi başıma gümleyince bir dramaqueen, bir sulugöz oldum çıktım. Yarım saatlik operasyon artı önceki haftanın bana yaşattığı stress seviyesi sebebiyle bir dizi panik atak belirtisine gark oldum.
5 dakika sonra enfaktüse maruz kalacağım der gibi çarpan kalbim henüz sakinleşmemişti ki, kız kardeşimin bir trafik kazasında daha sahne aldığını öğrendim. Kafasını çarpmış, dizi şişmiş, tomografi sonuç, kusmalar derken eşşek arısı sokmuşundan bir de arpacık sahibi oluverdim.
Bu iki hadiseyi de büyük ölçekli hasar almadan atlattık atlatmasına ama benim gaza gelen fibromiyaljim, ülserim ve migrenime eklentilenen arpacığımla, yeni yılın ilk günlerini işgal eden final haftam oldukça zorlu geçecek; hissediyorum.
Yahu doktorada final haftası da neymiş, paper da paper isyanım da işe yaramadı. Hatta sınav istemem, ille de ödev diye arkadaşıma yakındığımı duyan hocam; ben Dilruba'nın ameliyatı nedeniyle Bursa'da iken bütün sınıfa (hatta sınıfta olmayanlara dahi) ödev ekleştirmiş en güzelinden-----ben hariç :) Şimdi zavallı sınıf arkadaşlarım hem finale girecek hem ödev yazacak...Geçmiş ola.
Zira bu hafta bana geçti.
25 Aralık 2011 Pazar
15 Aralık 2011 Perşembe
Cocuk iste
bir kere girdimi kaniniza, hic gitmeyen. Buyumeyen... En kalici koku.
Ne zaman tanistik seninle...ne zaman asik oldum ben sana belirsiz... Ama bir kere ayrilmistik. Sen dogduktan sonraki 3. gundu. Yani henuz 3 gun olmustu sen bu dunyanin havasini kendi basina solumaya baslayali, yani henuz 3 gun olmustu ben senin kokunu solumadan yasayamamaya baslayali! O kadar minik birseydin ki henuz, seni alip benden ayri tam 65 adim uzagimda bir fanusun icine koyduklarinda. O kadar ayri kaldim ki senden 24 saat, yani 24 asir....Anladim ne tur bir esaretle odullendigimi!
O gun bugun 30 ay gecti kokunla, dupduru...
Sensizlik en buyuk korkum oldu...
Sensizlik kabusum.
O yuzden pamuk sekerim, iyi ol! İyi kal! Saglikla kal!
Yoksa ben, daha ne kadar kalbim agzimda carpa carpa ayakta kalabilecegim, bilmiyorum.
Yoksa ben daha kac nefesimde kokunu icimde tutmak icin cirpinacagim, kac psikotik endiseyle savasacagim bilmiyorum.
Pamuk sekerim,
Tum sacma dusunceler beynimi kusatmakta,korku bogazima yapisti! Uzuntu kalbimi mesken tuttu! Kalici hasarlar birakiyor senin her gozyasin, her cigligin, yakarisin.
Cabuk iyiles, yoksa hicbir iyi iyi edemeyecek bir daha beni!
Bir omurluk tedirginligi sigdirdim bir kac aya.
Senin yutamadigin her lokma dugumlendi yutagima, uyuyamadigin her tikanik gece karabasanim oldu! Gulumsedigin anlarla beslerken ben kendimi,yuzune vurmus yorgunlugun ellerime zincir vurdu!
Pamuk sekerim,
Cabuk iyiles.
Bundan sonrasi icin evrenden tek bir dilegim kaldi.
Hic bir anne gormesin en ufak acisini, sancisini cocugunun.
Hastaliklar isik hiziyla gecsin ve sabir dolsun annelerin yurekleri!
Ve hani der ya hep buyukler, "Allah beterinden korusun"; bu cumle can yoldasim oldu!
Ve evet, tanri butun cocuklari herseyden korusun!
(anne olmak, en ufak sorunla basa cikamamakmis, bir tarafta mucizeler yaratacak gucu tasirken bile icinde...)
Ne zaman tanistik seninle...ne zaman asik oldum ben sana belirsiz... Ama bir kere ayrilmistik. Sen dogduktan sonraki 3. gundu. Yani henuz 3 gun olmustu sen bu dunyanin havasini kendi basina solumaya baslayali, yani henuz 3 gun olmustu ben senin kokunu solumadan yasayamamaya baslayali! O kadar minik birseydin ki henuz, seni alip benden ayri tam 65 adim uzagimda bir fanusun icine koyduklarinda. O kadar ayri kaldim ki senden 24 saat, yani 24 asir....Anladim ne tur bir esaretle odullendigimi!
O gun bugun 30 ay gecti kokunla, dupduru...
Sensizlik en buyuk korkum oldu...
Sensizlik kabusum.
O yuzden pamuk sekerim, iyi ol! İyi kal! Saglikla kal!
Yoksa ben, daha ne kadar kalbim agzimda carpa carpa ayakta kalabilecegim, bilmiyorum.
Yoksa ben daha kac nefesimde kokunu icimde tutmak icin cirpinacagim, kac psikotik endiseyle savasacagim bilmiyorum.
Pamuk sekerim,
Tum sacma dusunceler beynimi kusatmakta,korku bogazima yapisti! Uzuntu kalbimi mesken tuttu! Kalici hasarlar birakiyor senin her gozyasin, her cigligin, yakarisin.
Cabuk iyiles, yoksa hicbir iyi iyi edemeyecek bir daha beni!
Bir omurluk tedirginligi sigdirdim bir kac aya.
Senin yutamadigin her lokma dugumlendi yutagima, uyuyamadigin her tikanik gece karabasanim oldu! Gulumsedigin anlarla beslerken ben kendimi,yuzune vurmus yorgunlugun ellerime zincir vurdu!
Pamuk sekerim,
Cabuk iyiles.
Bundan sonrasi icin evrenden tek bir dilegim kaldi.
Hic bir anne gormesin en ufak acisini, sancisini cocugunun.
Hastaliklar isik hiziyla gecsin ve sabir dolsun annelerin yurekleri!
Ve hani der ya hep buyukler, "Allah beterinden korusun"; bu cumle can yoldasim oldu!
Ve evet, tanri butun cocuklari herseyden korusun!
(anne olmak, en ufak sorunla basa cikamamakmis, bir tarafta mucizeler yaratacak gucu tasirken bile icinde...)
6 Aralık 2011 Salı
hayaller kırılmasa, hiç sırası gelmez gerçeğin ve hep çocuk kalırız! (fena alternatif değil ya neyse, yedik bitti)
Tek top dondurma hakkı varken, o tek top yere çarptığı an büyümeye başlar çocuk...Uçan balonun ipi minik avuçlarından kaydığında büyür sonra, boyu 1 metreyi bulmamış ilk aşkı, 110 cmlik başka bir çocuğun yanına koştuğunda büyür...En can arkadaşı, öğretmeni tarafından başka bir sıraya oturtulduğunda...İkinci dilim pastasını kardeşine vermesi gerektiğinde, karne hediyesi olarak sade bir aferin ile sıcak bir anne öpücüğünden başka birşey alamadığı sömestre tatilinin başında büyür...Kırılan oyuncağının yerine yenisi gelmediğinde, bandajlanmış bebeğinin saçını tararken, tek lastiği kopmuş arabasına makaradan tekerlek yapmaya çabalarken büyür...Sokakta sek sek oynarken düşer, büyür. Kendi başına ayağa kalkmak zorunda kalır, büyür. Tüm sınıf geziye giderken, pencere kenarında oturur, büyür.
Arkadaşları denize girerken, dükkanda babasına yardım etmek zorunda kalınca büyür. Her uzattığında elini tutan eli, kendisinin tutması gerekir, büyür. En çok çalıştığı dersin sınavından sıfırla çakınca büyür, ilk tutuştuğu kavgada duvara yapışınca büyür...Yenildikçe büyür...
Hayaller büyümek içindir, çocuklarınızın hayal kırıklıklarını toplamayın! Ayaklarına battıkça o kırıklar, bir çocuk büyür!
Arkadaşları denize girerken, dükkanda babasına yardım etmek zorunda kalınca büyür. Her uzattığında elini tutan eli, kendisinin tutması gerekir, büyür. En çok çalıştığı dersin sınavından sıfırla çakınca büyür, ilk tutuştuğu kavgada duvara yapışınca büyür...Yenildikçe büyür...
Hayaller büyümek içindir, çocuklarınızın hayal kırıklıklarını toplamayın! Ayaklarına battıkça o kırıklar, bir çocuk büyür!
29 Kasım 2011 Salı
bebek bakıcısı aparatusu eksikliği tedavisi
Dilruba Cemre daha doğmadan, ona kendimin bakması konusunda bir hayli idealist, kararlı ve de testisli davranıp, kendimi maddi manevi sıkıntıya sokmayayım aman yavrucağıma ben bakayım mottosunda duraklamıştım. Nitekim böyle oldu, yardımsever eş falan derken bu günlere geldik, diloşum 2,5 yaşını bitirdi; ben yüksek lisansı bitirdim; doktoraya yelken açtım...Ve hatta bu yıl yavrucek yuvaya başladı "uzun yarım gün" kategorisinden.
Buraya kadar, yani özette herşey iyi hoş...Bakınca ne kendi kendimi yetiştirmemi boşladım, ne kuzuyu yaban ellere emanet ettim. Yaban eller derken, bakıcı olayına hiç ama hiç karşı olmadığımı yazının ilerleyen dakikalarında anlayacağınızdan, benim bir babysitter karşıtı olduğum çıkarımını yapmayın etmeyin. Ancak, ben öyle evde bir başkasıyla yaşayamam, bakıcı dediğin gece daha çok lazım. Anlaşamasam, ya da bir şeyi eksik gedik yapsa; bunu da böyle yapma diyebilitem sıfır. İnsanlardan birşey isteme özrüm var. Hele emir verme, ikaz etme, yüksek sesle uyarma bana göre hiç değil. İşte bu sebeplerden Dilruba büyürken yaban eller bize hiç dokunmadı dokunmasına....
Gelin görün ki, anacığımın uzakta oluşu; kayınvalide tayfasının yaş vs durumundan bu işten muhaf tutuluşu da bakıcı yokluğuna eklenince olanlar fena.
Bir kere sevgili sevgilim ile yollarımız ayrıldı. O işe gider, ben çocuk bakarım....O çocuk bakar ben sosyalleşirim derken; ayrı gayrı düştük. Birlikte bir tiyatroya sinemaya gidemez; başbaşa iki lokma yiyemez olduk dostlar. Dile kolay (hamilelik periyotu da işin içine girerse) 3,5 yıldır beyimlen iki flört edelim; yağmurda yürüyelim, karda yuvarlanalım olaylarına hasret kaldık. Nöbetleşe yaşam sürmekten; aynı evi paylaştığım adamı özler oldum...Bedensel yorgunluk bana koymaz; bilen bilir hiperaktif bünyemi; amaaa bu çocuk dediğin sadece kolunu bacağını ağrıtmıyor adamın...Her yeni güne yeni icadlarla başlıyor, her yeni gün tanrı beterinden korusun bir sağlık sorunu (grip, allerji, nezle, ishal şu bu) ile yepyeni huylar edinip; yemek yemeyen ve hatta dışkılama olayını kurban kesme törenine çeviren ruh emici; psikoloji dikici bir creatura olup çıkıyor. Yani büyüdükçe dertleri de büyüyen bu çocuk yaratığı; yaşamı kuşatan bir şey.
Endişe, korku, sevmenin en kocamanı neler getirirse yani; hepsini başınıza musallat edip haliyet-i ruhunuzu öyle bir tersyüz ediyor ki; sevgilinin hasret kalınmış gözlerine bakıp "seni seviyorum" diyecek kadar enerji bırakmıyor.
Diyeceğim şu ki; sevgili eşler, ana baba adayları; çocuğunuz için değil; kendi ilişkinizin gidişatına rot balans ayarı olsun amacıyla; bir bebek sahibi olmadan şunları dikkate alın:
-anneanne, babaanne yardımcı ekipmanları yakınlarda mı? Yakınlarda ise fiziksel, ruhsal ve de insaniyetlilik bakımlardan donanımlı mı?
-eğer üst seçenek noksansa; bakıcı aparatını maddi ve manevi olarak kullanabilecek kapasiteniz var mı?
- hadi full-time nanny olayına karşısınız, ya da bütçenizi aşıyor, ya da yeriniz dar; ara sıra eşinizle olsun dostunuzla olsun, iki kaçamak yapasınız geldiğinde; içmeye gitme ihtiyacı durumlarında part-time bebek bakıcısı (elbette güvenilir cinsten) erişiminiz var mı?
İşte bu imkan ve şeraitler içinde; hiç birine "eh bir yolu bulunur" dahi diyemeyenler bu çoğalma edimini tekrardan ve hatta tekrardan düşünsün... Ya da düşünmesin, malum 3 çocuk dedi devlet büyüğümüz; psikiyatrlar para kazansın. Zira ben, biraz daha uykusuz, aşksız, romantizmsiz bu hayatı sürdürürsem; terapist yolları taştan; diloş çıkardı beni zıvanadan durumuna yanaşmaktayım.
(şu an, sömestre tatilinde biricik yavrumu Bursa'daki anneannesine postalayıp, sevgilimle kısacık bir tatil yapma; içip içip 12 saat deliksiz uyuma hayalinı kurma hakkım saklıdır)
İyi uykular (!)
Buraya kadar, yani özette herşey iyi hoş...Bakınca ne kendi kendimi yetiştirmemi boşladım, ne kuzuyu yaban ellere emanet ettim. Yaban eller derken, bakıcı olayına hiç ama hiç karşı olmadığımı yazının ilerleyen dakikalarında anlayacağınızdan, benim bir babysitter karşıtı olduğum çıkarımını yapmayın etmeyin. Ancak, ben öyle evde bir başkasıyla yaşayamam, bakıcı dediğin gece daha çok lazım. Anlaşamasam, ya da bir şeyi eksik gedik yapsa; bunu da böyle yapma diyebilitem sıfır. İnsanlardan birşey isteme özrüm var. Hele emir verme, ikaz etme, yüksek sesle uyarma bana göre hiç değil. İşte bu sebeplerden Dilruba büyürken yaban eller bize hiç dokunmadı dokunmasına....
Gelin görün ki, anacığımın uzakta oluşu; kayınvalide tayfasının yaş vs durumundan bu işten muhaf tutuluşu da bakıcı yokluğuna eklenince olanlar fena.
Bir kere sevgili sevgilim ile yollarımız ayrıldı. O işe gider, ben çocuk bakarım....O çocuk bakar ben sosyalleşirim derken; ayrı gayrı düştük. Birlikte bir tiyatroya sinemaya gidemez; başbaşa iki lokma yiyemez olduk dostlar. Dile kolay (hamilelik periyotu da işin içine girerse) 3,5 yıldır beyimlen iki flört edelim; yağmurda yürüyelim, karda yuvarlanalım olaylarına hasret kaldık. Nöbetleşe yaşam sürmekten; aynı evi paylaştığım adamı özler oldum...Bedensel yorgunluk bana koymaz; bilen bilir hiperaktif bünyemi; amaaa bu çocuk dediğin sadece kolunu bacağını ağrıtmıyor adamın...Her yeni güne yeni icadlarla başlıyor, her yeni gün tanrı beterinden korusun bir sağlık sorunu (grip, allerji, nezle, ishal şu bu) ile yepyeni huylar edinip; yemek yemeyen ve hatta dışkılama olayını kurban kesme törenine çeviren ruh emici; psikoloji dikici bir creatura olup çıkıyor. Yani büyüdükçe dertleri de büyüyen bu çocuk yaratığı; yaşamı kuşatan bir şey.
Endişe, korku, sevmenin en kocamanı neler getirirse yani; hepsini başınıza musallat edip haliyet-i ruhunuzu öyle bir tersyüz ediyor ki; sevgilinin hasret kalınmış gözlerine bakıp "seni seviyorum" diyecek kadar enerji bırakmıyor.
Diyeceğim şu ki; sevgili eşler, ana baba adayları; çocuğunuz için değil; kendi ilişkinizin gidişatına rot balans ayarı olsun amacıyla; bir bebek sahibi olmadan şunları dikkate alın:
-anneanne, babaanne yardımcı ekipmanları yakınlarda mı? Yakınlarda ise fiziksel, ruhsal ve de insaniyetlilik bakımlardan donanımlı mı?
-eğer üst seçenek noksansa; bakıcı aparatını maddi ve manevi olarak kullanabilecek kapasiteniz var mı?
- hadi full-time nanny olayına karşısınız, ya da bütçenizi aşıyor, ya da yeriniz dar; ara sıra eşinizle olsun dostunuzla olsun, iki kaçamak yapasınız geldiğinde; içmeye gitme ihtiyacı durumlarında part-time bebek bakıcısı (elbette güvenilir cinsten) erişiminiz var mı?
İşte bu imkan ve şeraitler içinde; hiç birine "eh bir yolu bulunur" dahi diyemeyenler bu çoğalma edimini tekrardan ve hatta tekrardan düşünsün... Ya da düşünmesin, malum 3 çocuk dedi devlet büyüğümüz; psikiyatrlar para kazansın. Zira ben, biraz daha uykusuz, aşksız, romantizmsiz bu hayatı sürdürürsem; terapist yolları taştan; diloş çıkardı beni zıvanadan durumuna yanaşmaktayım.
(şu an, sömestre tatilinde biricik yavrumu Bursa'daki anneannesine postalayıp, sevgilimle kısacık bir tatil yapma; içip içip 12 saat deliksiz uyuma hayalinı kurma hakkım saklıdır)
İyi uykular (!)
4 Kasım 2011 Cuma
eksilir mi şehir?
Bir şehri düşündüm (elbette şehir deyince İstanbulu imgeler zihnim hep ve sadece, sadece spesifikleşmemek adına, adına şehir dedim). Parantez dışına çıkabildiğime göre, yine bir şehri düşündüm.
Şöyle bir baktım şehirle olan, görece uzun aslında kısa ilişkime. neler sığmış, neler sığmayıp taşmış şehirden...Düşündükçe düşün, düştükçe düşün! Kaç sokağına izler bırakabildim bu kocaman iri yarı, bir o kadar kırılgan, bir o kadar atılgan şehrin? Kaç sokağında mutlulukları yazdım deftere, kaç caddede yağmura karıştı ya da sıcakla buharlaştı hüzün?
Orhan Pamuk, İstanbul denince hüznün çağrıştığını söylüyor ki hiç haksız değil...Bu şehir yitiren, yenilen, yenilenen, gidilen, dönülen, dönülmeyen şehir. Kaç kişinin hasreti, sevdası, hayali, hayal kırıklığı düşmüş bu şehrin kaldırımlarına..?Yaşanmış yaşanmamış kaç hayat yazılı yollarında?
Düşündüm, artık geçmediğim sokakları; oturmadığım parkları, taksiciyle gündüz açar mısın pazarlığı yaptığım yolları...
Yeni yeni sevdiğim caddeleri, deniz kenarlarını, sokak aralarını, binaları...
Gençlikten geçliğe doğru geçtikçe, ancak ara sıra acımsadığım yerlerini düşündüm şehrin.
Eksilir mi şehir; bir yolcu ölünce, bir aşk bitince, bir dostluk tükenince, bir adam düşünce, bir kadın küsünce?
Gidenlerin özlemimi şehrin hüznü, gelenlerin tedirgin edici hevesi mi?
Yokluk mu yağmalar şehri, çokluk mu?
ve en mühimi,
nasıl dayanır bu şehrin yüreği, ruhu, nefesi bunca değişkenliğe?
30 Temmuz 2011 Cumartesi
Kimse Ölmesin Diye Kimsenin Aklında
Gece gece, arabesk damarımdan aktı Yılmaz Erdoğan'dan bu dize, kanıma karıştı:
"Kimse ölmesin diye kimsenin aklında"
Kaç kimseyi öldürdük gerçekten aklımızda, kaçını taşıdık bugüne diye düşünürken; gündelik telaşlar arasında ihmal ettiğim en büyük sevdamı düşündüm...artık yaşamımın en "olağan" parçası haline gelmiş, elim kolum, zaman zaman bacaklarım olmuş sevdamı, en sevdiğim adamı!
Onu ne zaman düşünsem inceden; yani her gün eve gelen, yaşamamı paylaşan, destekleyen o en olağan parçam olarak değil de; bir adım kendimden uzaklaşıp baksam ona, hala o en çarpıntılı solunum tecrübesi.
"Aşk" fikrini "bir sen bir ben bir de bebek" dönemecinde ihmal etsek bile, hayatta kalmak çabalarına dalıp görmezden gelsek de, ara sıra ziller çalıyor kalbimde ve dönüp dolaşıp hep aynı sızlama, nefes darlığı, bitmeyen bir özlemek... "Aşk" yani... Aklımızda ölen, ölmekten beter olan onca sevdalanma-sevdasanma arasından "ömür" süzgecinden geçip gelmiş saf "Aşk".
İşte, dilimizle, öfkemizle, kavgamızla, kendimizle ne kadar yorsak, yontsak da hala duruyor öylece ruhumun en çocuk düzleminde! İşte, bu zamanlarda bir defa daha "en şanslı ben" oluyorum, umut doluyorum.
Yeniden kıskanıyorum, acımsıyorum, yeniden bir biz doğuruyorum arabesk gece yarılarında ve o "olağan" sabaha uyanana kadar O'nu bugün hiç görmemişim gibi, yarın hiç göremeyecekmişim gibi özlüyorum. Bin defa daha sarıp sarmalıyorum! Hiç bilmese de O, uyurken ben hemen her kör gecede bir kez daha aşkımı mayalıyorum denizlerde!
İşte "Aşk" nedir ne değildir diye hiç yormadan abuk sabuk çalışan beynimi, kendimin her zerresinde duyuyorum, biliyorum!
"Aşk" düşe kalka, yana yakıla dünden bugünüme benimle büyüyen ve şimdi içeride, "Aşk"ın en ortak paydasıyla, "Aşk"ın en güzel tamlayanıyla, taptaze minik "Aşk"ımızla içeride uyuklayan AdaM!
Teşekkürler Evren!
En mühimi"Aşk"ı bilebildiğim ve onunla yaşayabildiğim için... Aklımda hiç ölmemiş bir sevdam olduğu için...
"Kimse ölmesin diye kimsenin aklında"
Kaç kimseyi öldürdük gerçekten aklımızda, kaçını taşıdık bugüne diye düşünürken; gündelik telaşlar arasında ihmal ettiğim en büyük sevdamı düşündüm...artık yaşamımın en "olağan" parçası haline gelmiş, elim kolum, zaman zaman bacaklarım olmuş sevdamı, en sevdiğim adamı!
Onu ne zaman düşünsem inceden; yani her gün eve gelen, yaşamamı paylaşan, destekleyen o en olağan parçam olarak değil de; bir adım kendimden uzaklaşıp baksam ona, hala o en çarpıntılı solunum tecrübesi.
"Aşk" fikrini "bir sen bir ben bir de bebek" dönemecinde ihmal etsek bile, hayatta kalmak çabalarına dalıp görmezden gelsek de, ara sıra ziller çalıyor kalbimde ve dönüp dolaşıp hep aynı sızlama, nefes darlığı, bitmeyen bir özlemek... "Aşk" yani... Aklımızda ölen, ölmekten beter olan onca sevdalanma-sevdasanma arasından "ömür" süzgecinden geçip gelmiş saf "Aşk".
İşte, dilimizle, öfkemizle, kavgamızla, kendimizle ne kadar yorsak, yontsak da hala duruyor öylece ruhumun en çocuk düzleminde! İşte, bu zamanlarda bir defa daha "en şanslı ben" oluyorum, umut doluyorum.
Yeniden kıskanıyorum, acımsıyorum, yeniden bir biz doğuruyorum arabesk gece yarılarında ve o "olağan" sabaha uyanana kadar O'nu bugün hiç görmemişim gibi, yarın hiç göremeyecekmişim gibi özlüyorum. Bin defa daha sarıp sarmalıyorum! Hiç bilmese de O, uyurken ben hemen her kör gecede bir kez daha aşkımı mayalıyorum denizlerde!
İşte "Aşk" nedir ne değildir diye hiç yormadan abuk sabuk çalışan beynimi, kendimin her zerresinde duyuyorum, biliyorum!
"Aşk" düşe kalka, yana yakıla dünden bugünüme benimle büyüyen ve şimdi içeride, "Aşk"ın en ortak paydasıyla, "Aşk"ın en güzel tamlayanıyla, taptaze minik "Aşk"ımızla içeride uyuklayan AdaM!
Teşekkürler Evren!
En mühimi"Aşk"ı bilebildiğim ve onunla yaşayabildiğim için... Aklımda hiç ölmemiş bir sevdam olduğu için...
29 Temmuz 2011 Cuma
burda bir köy var
Esenköy günlerindeyiz... Sevgili mimar eşim ve sevgili mimar özgürün ilk inşa ettikleri, harika binanın en üst katında, teras-balkon- salondayken denizin üstünde hissettiren "evim"de; tezi bitirmenin huzuru ve doktora başvurularının tedirginliği arasında ruhumu dinlendirmeye çabalıyorum.
Burası garip bir köy, Armutlu ile Çınarcık arasına sıkışmış, yeşil-mavi...ama ideolojik olarak daha çok yeşil; türlü cemaatin mensuplarını tek tek görebileceğiniz bir yer: yani hacı sakal kaç çeşittir, bir kadın saçını kaç farklı modelde gizleyebilir? saçını kapayanlar popolarını kapayamayabilir, ayrıca haşema denilen tasarım tanga bikiniden bile teşhirci hal alabilir ıslanmanın etkisiyle, vs vs... burası garip bir köy dedim ya, örneğin bunca konservatif islami kesime hitap etmesiyle ünlü bu yerde mezar taşlarının bakış açısının her gelen imama göre yer değiştirmesi, kıblenin bir türlü denk getirilememesi gibi absürdlükler var. Ayrıca ilk defa gördüğüm yazlık cami konsepti de burada...püfür püfür terasta namaz kılınıyor :)) öte yandan beachler discolar falan...
Her neyse, Esenköy anlatılmaz yaşanır...
İşte bir haftadır buradayız, kızımla neredeyse ilk ciddi yüzme çalışmalarını yaparken, bugün ateş içinde uyanması, bu garip ve de zoraki tatilimize biber serpti...çocuk zor şey, hasta çocuk daha da zor.
Bugün denize giremedik, sahilede yürüyemedik, o muhteşem dondurmadan yiyemedik ama bu balkon, dalga sesleri ve esenköye adını veren esinti yine de rahatlatıcı.
Arada kaçmak gerek İstanbul'dan, neresi olursa olsun, uzaktan bakmalı bazen puslu ışıltısına...
Umarım yarın sabah Dilruba C. güzel uyanır, balkonda kahvaltının tadını çıkarırız; yeni yaptığım ahududu reçelim, köy peyniri, köy tereyağı, miss gibi domates...
5 Temmuz 2011 Salı
yaz sonunda geldi, durma yaz yaz yaz...
Bu akşam yemeğimizi karpuz, peynir, missss gibi domatesle geçiştirince farkettim ki, sonunda yaz geldi. Balkonda oturuyor ve hiç bir ürperti hissetmiyor oluşumuz, beni destekledi. Kısa süreli de olsa bir ferahladı içim. Kızım ve Uğurumla birlikte ekmek atmak suretiyle balkonumuzdan görünen sanat eseri (!) çatılarda ne kadar martı varsa başımıza topladık ve ben martıların camlarımıza pisleme ihtimaline bile aldırmadım. ne hoştu. Malum adaya gidilemeyen üçüncü yaza girmişken, bir nostalji yapmanın vaktiydi ve yeri de bizim fakirhanenin balkonu oldu.
Daha birkaç aydır düzgün cümle kurabilen kızımın "martılar uyudu, uyandı, onlara yemek verelim, martılar şunu yaptı bunu yaptı" türünden monologlarının gazıyla düşündüm ki -yeniden ve yeniden- ne büyük şanstır İstanbul'da yaşamak. Türkiye'de hatta dünyada kaç kişi var martı sesiyle tanışmamış, sabaha karşı tam uyumaya çabalarken çığlık çığlığa konuşan martılara küfrü basmamış...
İşte tam da bu yüzden, İstanbul'u yazanları yazıyorum ben...Denizin nimetlerini, denizi gizleyen, çarpık beton yığmaların çatısında görebilen insanların şehrini...
yazmam bitse de, yazın tadına varsam :)
pampişler!
Daha birkaç aydır düzgün cümle kurabilen kızımın "martılar uyudu, uyandı, onlara yemek verelim, martılar şunu yaptı bunu yaptı" türünden monologlarının gazıyla düşündüm ki -yeniden ve yeniden- ne büyük şanstır İstanbul'da yaşamak. Türkiye'de hatta dünyada kaç kişi var martı sesiyle tanışmamış, sabaha karşı tam uyumaya çabalarken çığlık çığlığa konuşan martılara küfrü basmamış...
İşte tam da bu yüzden, İstanbul'u yazanları yazıyorum ben...Denizin nimetlerini, denizi gizleyen, çarpık beton yığmaların çatısında görebilen insanların şehrini...
yazmam bitse de, yazın tadına varsam :)
pampişler!
29 Haziran 2011 Çarşamba
handikeplerlen komplikasyonlarla dolu hayat...(çok sofistike başlık atma isteği)
Bugünün asıl başlığı, iki ayağımın Dilruba'nın* pabucuna girme çabası olacaktı ya neyse...
Çok bunaldım sevgili blogum.
Cancan Kancam, Cicom da gidiyor, uzaklaşıyor...Üstelik yarım saat sonra dönme ihtimali de yok.
Ben, acil teslimatı gereken tezim, kocamanım ve minicikimle başbaşa kalıyorum...bu demek oluyor ki, tez çalışmaları bittiğinde dahi; gece yarısı bebek kaçamakları, Şayanda kokoreçlenmeler, işkembe içmeler, fincan kahvede sabahlamalar falan yalan.
Sevgili eşim ve biricik canavarımı evde bırakıp kaçacak kimsem yok! bunun bunaltısı şimdiden halihazırda bulunan bunaltılarıma kat çıktı.
Neyse, misafir gelmekte olduğundan kısa kesmeliyim ve kancaya buradan ayvalık-cunda hattında görüşmek dileği göndereyim ://
*tanımayanlar için Dilruba Cemre, kızım, 2.
Çok bunaldım sevgili blogum.
Cancan Kancam, Cicom da gidiyor, uzaklaşıyor...Üstelik yarım saat sonra dönme ihtimali de yok.
Ben, acil teslimatı gereken tezim, kocamanım ve minicikimle başbaşa kalıyorum...bu demek oluyor ki, tez çalışmaları bittiğinde dahi; gece yarısı bebek kaçamakları, Şayanda kokoreçlenmeler, işkembe içmeler, fincan kahvede sabahlamalar falan yalan.
Sevgili eşim ve biricik canavarımı evde bırakıp kaçacak kimsem yok! bunun bunaltısı şimdiden halihazırda bulunan bunaltılarıma kat çıktı.
Neyse, misafir gelmekte olduğundan kısa kesmeliyim ve kancaya buradan ayvalık-cunda hattında görüşmek dileği göndereyim ://
*tanımayanlar için Dilruba Cemre, kızım, 2.
28 Haziran 2011 Salı
hayırlara vesile olması dileğiylen, yeminlerlen açılış
vallahi,
tek derdim ondan bundan kıskanmış olup, twitneyin yetmedi bir de blogginge giriş yapayım demem.
alt bilincimdeki yazma aşkı ise bambaşka bir konu...şu an tez yazıyor olmam gerekirdi ama neyse!!! tez bitiminde düşeceğim boşlukla bol bol aşındırırım buraları.
tüm sevdiceklerimi öper, giderim.
amin.
tek derdim ondan bundan kıskanmış olup, twitneyin yetmedi bir de blogginge giriş yapayım demem.
alt bilincimdeki yazma aşkı ise bambaşka bir konu...şu an tez yazıyor olmam gerekirdi ama neyse!!! tez bitiminde düşeceğim boşlukla bol bol aşındırırım buraları.
tüm sevdiceklerimi öper, giderim.
amin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)