3 Şubat 2012 Cuma

Felsefesiz felsefecilik

Bu yıl edebiyattan felsefeye doktoral bir geçiş yaptım. Karşılaştırmalı Edebiyat BA ve İngiliz Edebiyatı Karşılaştırmalı Edebiyat sectionında MA bitince, dur dedim; şu edebiyat teorileri felsefe bilmeden öğrenilemez ve daha boktanı kolay kolay öğretilemez. Biraz felsefe çalışmalı, edebiyatla felsefe arasındaki (bana göre) zorunlu olan bağa biraz derinden dalmalı dedim ve bölüm başkanımın dahi onaylamasıyla; ilk başta deli miyim acaba diye düşündüren olaya giriştim. Bilimsel hazırlık okumayı canıgönülden kabul ederek başladık felsefe doktora programınaaa...Zira bütün hayatını edebiyatla uğraşarak geçirmiş, tamamen zevkine 3-5 felsefe dersi almış biri olarak "ben bilimsel hazırlık okumam, koskoca ma bitirmiş kişiyim, deleuzea kadar okudum, hatta tez yazdım" havalarına girmek hem hadsizlik hem de kendinibilmezlik hem de yıllarca Platondu, Aristotelesti dirsek çürütmüş insanlara saygısızlık olurdu. Tam da saygısızlıktan bahsetmişken, ben yaşamım boyunca saygısızlıklar konusunda extra hassasiyet geliştirmiş; özel hayata saygı, insan hakkına saygı, kitap okuyana saygı, yazana saygı, kendini yetiştirme azmine saygı falan diye tepişen bir kişi olarak saygı olgusunun en can alıcı noktası olan, özellikle bir önceki paragrafta söz ettiğim üzere "kendini ve haddini bilme" erdeminin ne denli eksik olduğunu çoook ilginç bir şekilde yine felsefe bölümünde gördüm. Hali hazırda tüm çevremden "ahhaha felsefe bölümünde ne beklerdin" tepkileri aladururken; buna şiddetle karşı çıkmaktayım ve bölümümde karşılaştığım insanları da şiddetle yadırgamaktayım panpişlerim. Felsefe dediğin düşünmek, ama en çok insan üzerine düşünmek değil mi? İnsan yaşayışı üzerine kafa yormak değil mi? Psikoloji ve psikiyatrinin aksine hormon, çocukluk anısı, genetik nedenler şu bu üzerinde değil de, tarihsel ve bütünsel bir çerçeveden bakarak insan aklının işleyişi üzerinde durmak, yine bu işleyiş ile sorgulamak değil mi? Etik değil mi felsefenin en mühim konularından biri? Yani dini, ilahi, batıl bir takım zorunluluklar olmadan insanın kendi özgürlüklerini belirlemesi ve çizgilerini çekmesi değil mi? O halde, felsefeyle uğraşan kişilerin tek tek, kendi haklarına, kendi sınırlarına bakarak diğer insanlarla olan ilişkilerini daha dikkatle belirlemesini ya da belirleyeceğini beklemek ahmaklık mıydı? Kaldı ki sözünü ettiğim kişiler, sırf öss puanı ona yettiğinden buraya gelmiş değil, felsefeyi sözde sevdiklerinden ve ona ilgi duyduklarından yüksek lisans ve doktora öğrenimleri için gelmiş insanlar...Her daim düşünmenin edimlerimizin önkoşulu olması gerektiğine inanmış biri olarak; şu an muhattap olduğum insanların sanki yaşamları boyunca hiiç düşünmemiş olduğunu görmek de benim hayal kırıklığım oldu. (Elbette genellemeler ne kadar tamsa bu da öyle, keza "tam" insanlarla da karşılaştım burada) Öncelikle felsefe alanından dahi bağımsız olarak akademik yaşam; yani ma, phd hatta araştırma görevliliği vs süreçleriyle ilgili çok derin yanlış anlamaları (ya da umursamazlıkları mı demeliyim?) var bazılarının. Sonra bazılarının özel (ya da ne değişecekse vakıf) üniversiteleri ile ilgili bazı yanlış yaklaşımları var ki en beteri bu. Ben özel sektörde çalıştığım süre boyunca, insanların ne tür seviyesiz ve hatta "eğitimsiz" bir takım insanlara, müşteriye, müdüre, ona, şuna, buna katlanmak ve hatta "saygılı" davranmak zorunda kaldığını görmüştüm ki pek çoğumuz bunu bilir. Dolayısıyla ma programına başladığımda, lisanstaki asi öğrenci modumdan sıyrılmış ve üniversite hocalarının saygıyı ne denli hakettiğini, yaşından başından başka, tüm yaşamını öğrenmek ve öğretmek için harcayan kişiler olmalarından çok çok önemli birşey yaptıklarını idrak etmiş halde gelmiştim okula. Şimdi benimle birlikte y.lisans ve doktora yapan arkadaşlara baktığımda ise şoklardan şoklara koşuyorum. Hocalara saygısız, bana saygısız, diğer öğrencilere saygısız, sanki ortamda tek "kendi" varmış gibi takılıp duran bir grup var önümde. İnsan ilişkilerinden yoksun olmalarının yanında, bir de öğrenciliğin ne olduğunu bilemeyen bir sürü. Tamam, 40 yaşına bile gelmiş olabilirsin, bundan önce 5 üniversite 5 doktora bitirmiş olabilirsin falan ama hala öğrenci olduğunu ve karşındaki öğretim görevlisinin (hatta yaşça senden küçük dahi olsa) senin hocan ve haliyle "üst"ün olduğunu görmezden gelemezsin. Haa işte bu noktada en çirkin tavır da ben bu dersin parasını veriyorum tutumu. Yahu sen bu derse efendime söyleyeyim bir tarafların en testisli devlet üniversitelerine girmeyi popon yemediğinden, ya da en iyi ihtimalde devlet üniversitesi bürokrasileriyle uğraşmak istemediğin için para veriyorsun. Para veriyor olman, ne hocanın kalitesini azaltıyor, ne dersin. Üstelik hocayı hiiç bağlamıyor. Çünkü alıp satılan bir şey yok ortada, böyle düşünüyorsan zaten kendine saygın yok. MA/PHD seviyesinde artık hocaların büyük çoğunluğu tahta cetvelle öğretmek yerine, sana araştırma yap diye rehberlik ediyor bir anlamda; okuyacağın şeyleri belirliyor; metinlere yaklaşmayı gösteriyor falan derken sen de kendi ilgi alanın doğrultusunda bu işin gerekliliklerini yerine getirmek durumundasın. Bu adam/kadınlar seansına 100 dolar ödediğin yaşam koçun değil senin; onlar akademik çalışan zihinler yetiştirmeye çabalayan insanlar; zamanlarını boşuna harcama lüksün de yok para verdin diye. Ben çok başarısız bir öğrenciyim sanırım ve yine sanırım mülakatlarda bu insanlara "ah siz aşmış kaçmış kişilersiniz, gelin derslerimize girin nooolur da, sizin derin birikiminizden yararlanalım" dediler. Yani bana kimse böyle bişey demedi. Ben zaten bu işte yeni, yani çömez olduğumdan bana hazırlık dersleri verin, felsefe öğreneceğim, şuna çalışacağım buna kıçımı yırtacağım modundaydım ve mülakatı yapan yeni bölümümün başkanı da elinden geldiğince bana yol gösterdi ve cesaret verdi. Peki bu "hocalardan bile iyi biliyorum ben bunları" tripleri ne kardeşiiim, öyleyse neden o hoca ve sen öğrencisin? Pes diyorum. Ve evet ben yanılmışım sanırım, belki erken verilmiş bir yargı ama bu felsefecilerin yaşam felsefeleri noksan...