Gece gece, arabesk damarımdan aktı Yılmaz Erdoğan'dan bu dize, kanıma karıştı:
"Kimse ölmesin diye kimsenin aklında"
Kaç kimseyi öldürdük gerçekten aklımızda, kaçını taşıdık bugüne diye düşünürken; gündelik telaşlar arasında ihmal ettiğim en büyük sevdamı düşündüm...artık yaşamımın en "olağan" parçası haline gelmiş, elim kolum, zaman zaman bacaklarım olmuş sevdamı, en sevdiğim adamı!
Onu ne zaman düşünsem inceden; yani her gün eve gelen, yaşamamı paylaşan, destekleyen o en olağan parçam olarak değil de; bir adım kendimden uzaklaşıp baksam ona, hala o en çarpıntılı solunum tecrübesi.
"Aşk" fikrini "bir sen bir ben bir de bebek" dönemecinde ihmal etsek bile, hayatta kalmak çabalarına dalıp görmezden gelsek de, ara sıra ziller çalıyor kalbimde ve dönüp dolaşıp hep aynı sızlama, nefes darlığı, bitmeyen bir özlemek... "Aşk" yani... Aklımızda ölen, ölmekten beter olan onca sevdalanma-sevdasanma arasından "ömür" süzgecinden geçip gelmiş saf "Aşk".
İşte, dilimizle, öfkemizle, kavgamızla, kendimizle ne kadar yorsak, yontsak da hala duruyor öylece ruhumun en çocuk düzleminde! İşte, bu zamanlarda bir defa daha "en şanslı ben" oluyorum, umut doluyorum.
Yeniden kıskanıyorum, acımsıyorum, yeniden bir biz doğuruyorum arabesk gece yarılarında ve o "olağan" sabaha uyanana kadar O'nu bugün hiç görmemişim gibi, yarın hiç göremeyecekmişim gibi özlüyorum. Bin defa daha sarıp sarmalıyorum! Hiç bilmese de O, uyurken ben hemen her kör gecede bir kez daha aşkımı mayalıyorum denizlerde!
İşte "Aşk" nedir ne değildir diye hiç yormadan abuk sabuk çalışan beynimi, kendimin her zerresinde duyuyorum, biliyorum!
"Aşk" düşe kalka, yana yakıla dünden bugünüme benimle büyüyen ve şimdi içeride, "Aşk"ın en ortak paydasıyla, "Aşk"ın en güzel tamlayanıyla, taptaze minik "Aşk"ımızla içeride uyuklayan AdaM!
Teşekkürler Evren!
En mühimi"Aşk"ı bilebildiğim ve onunla yaşayabildiğim için... Aklımda hiç ölmemiş bir sevdam olduğu için...
30 Temmuz 2011 Cumartesi
29 Temmuz 2011 Cuma
burda bir köy var
Esenköy günlerindeyiz... Sevgili mimar eşim ve sevgili mimar özgürün ilk inşa ettikleri, harika binanın en üst katında, teras-balkon- salondayken denizin üstünde hissettiren "evim"de; tezi bitirmenin huzuru ve doktora başvurularının tedirginliği arasında ruhumu dinlendirmeye çabalıyorum.
Burası garip bir köy, Armutlu ile Çınarcık arasına sıkışmış, yeşil-mavi...ama ideolojik olarak daha çok yeşil; türlü cemaatin mensuplarını tek tek görebileceğiniz bir yer: yani hacı sakal kaç çeşittir, bir kadın saçını kaç farklı modelde gizleyebilir? saçını kapayanlar popolarını kapayamayabilir, ayrıca haşema denilen tasarım tanga bikiniden bile teşhirci hal alabilir ıslanmanın etkisiyle, vs vs... burası garip bir köy dedim ya, örneğin bunca konservatif islami kesime hitap etmesiyle ünlü bu yerde mezar taşlarının bakış açısının her gelen imama göre yer değiştirmesi, kıblenin bir türlü denk getirilememesi gibi absürdlükler var. Ayrıca ilk defa gördüğüm yazlık cami konsepti de burada...püfür püfür terasta namaz kılınıyor :)) öte yandan beachler discolar falan...
Her neyse, Esenköy anlatılmaz yaşanır...
İşte bir haftadır buradayız, kızımla neredeyse ilk ciddi yüzme çalışmalarını yaparken, bugün ateş içinde uyanması, bu garip ve de zoraki tatilimize biber serpti...çocuk zor şey, hasta çocuk daha da zor.
Bugün denize giremedik, sahilede yürüyemedik, o muhteşem dondurmadan yiyemedik ama bu balkon, dalga sesleri ve esenköye adını veren esinti yine de rahatlatıcı.
Arada kaçmak gerek İstanbul'dan, neresi olursa olsun, uzaktan bakmalı bazen puslu ışıltısına...
Umarım yarın sabah Dilruba C. güzel uyanır, balkonda kahvaltının tadını çıkarırız; yeni yaptığım ahududu reçelim, köy peyniri, köy tereyağı, miss gibi domates...
5 Temmuz 2011 Salı
yaz sonunda geldi, durma yaz yaz yaz...
Bu akşam yemeğimizi karpuz, peynir, missss gibi domatesle geçiştirince farkettim ki, sonunda yaz geldi. Balkonda oturuyor ve hiç bir ürperti hissetmiyor oluşumuz, beni destekledi. Kısa süreli de olsa bir ferahladı içim. Kızım ve Uğurumla birlikte ekmek atmak suretiyle balkonumuzdan görünen sanat eseri (!) çatılarda ne kadar martı varsa başımıza topladık ve ben martıların camlarımıza pisleme ihtimaline bile aldırmadım. ne hoştu. Malum adaya gidilemeyen üçüncü yaza girmişken, bir nostalji yapmanın vaktiydi ve yeri de bizim fakirhanenin balkonu oldu.
Daha birkaç aydır düzgün cümle kurabilen kızımın "martılar uyudu, uyandı, onlara yemek verelim, martılar şunu yaptı bunu yaptı" türünden monologlarının gazıyla düşündüm ki -yeniden ve yeniden- ne büyük şanstır İstanbul'da yaşamak. Türkiye'de hatta dünyada kaç kişi var martı sesiyle tanışmamış, sabaha karşı tam uyumaya çabalarken çığlık çığlığa konuşan martılara küfrü basmamış...
İşte tam da bu yüzden, İstanbul'u yazanları yazıyorum ben...Denizin nimetlerini, denizi gizleyen, çarpık beton yığmaların çatısında görebilen insanların şehrini...
yazmam bitse de, yazın tadına varsam :)
pampişler!
Daha birkaç aydır düzgün cümle kurabilen kızımın "martılar uyudu, uyandı, onlara yemek verelim, martılar şunu yaptı bunu yaptı" türünden monologlarının gazıyla düşündüm ki -yeniden ve yeniden- ne büyük şanstır İstanbul'da yaşamak. Türkiye'de hatta dünyada kaç kişi var martı sesiyle tanışmamış, sabaha karşı tam uyumaya çabalarken çığlık çığlığa konuşan martılara küfrü basmamış...
İşte tam da bu yüzden, İstanbul'u yazanları yazıyorum ben...Denizin nimetlerini, denizi gizleyen, çarpık beton yığmaların çatısında görebilen insanların şehrini...
yazmam bitse de, yazın tadına varsam :)
pampişler!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)