gökyüzünde kurulmuş cümleler var,
göztaşı gibi düşüyorlar bir bir;
yıldızlar kaydı sanıp usanmadan dilekler tutuyoruz.
gecenin en serin vaktinde içine alev düşer ya,
olur ya...
şarkılar içiyoruz,
şarap kokusu çalınıyor burnumuza.
gökyüzünde kurulmuş cümleler var,
tutamadıkça tutulduğumuz.
kozmolojik bir savaşın orta yerinde,
yapısöküyoruz.
kimsesiz hissetmek,
kimsesiz olmak...
kimse olmak.
kimseyi beklemek.
bir ben,
bir estragon... *
unuttuğumuz zamanlar var.
unutulduğumuz.
hiç iyileşmemiş bir yara,
iyileşmezmiş.
ah, üç damla göz yaşı aksa kıpkırmızı,
ah kan revan,
bu aralar blushlaşmış rose moda.
pembe olmalı ya o rüyalar,
kan akmasın gözünden, gözümden.
elimize yüzümüze bulaşmış:
dört yanımız yitik bir aşk öyküsü,
hep öykündüğümüz.
gökyüzünde kurulmuş cümleler var,
ve bir zaman diliminde tutup indireceğiz onları yere...
aethere karışacağız.
aristotelesin düşü gerçek olacak.
16 Eylül 2012 Pazar
23 Temmuz 2012 Pazartesi
postmodern 'bir" biir denemesi
bölünemeyen
ama paramparça olabilen
ve vurulup kırıldığında dahi
yine aynı, tek.
çoğalsa, eksilse ve eskise de
hep bir, tek.
herşeyin ondan taştığı yanılsanan.
hiçbirşeyi değiştirmese de,
değişse de, dönüşse de
içine binlercesi sığınsa,
içi salt boşluk olsa da bir.
içi, dışı, başı, sonu bir.
birden geriye kalan,
bir.
herşey ve herkes durgunlaştığında,
kaçıp gittiğinde...
sözler bittiğinde değil ama sözler dindiğinde.
gece mesela,
uykuda, rüyada ama hayalde değil
bir.
deniz kenarında, güneşlenirken;
bir kadehlik düşünürken,
gökyüzüne bakarken ya da bir balıkçı teknesi homurdanırken ılık sabah önlerinde.
kalp ağrıyınca,
haykırırcasına ağlayınca,
en azından ağlamak arzusu duyunca
bir.
bilen bir.
bilmesi istenen başka birken,
başkalaşırken, özlerken,
sığlaşınca herkes,
ya da sıkılınca derinlerden yine bir.
***
kum taneleri hayal ediyorum,
ruhumun ölüsünü arındırabilen.
bu ara sıkça konuşmayı düşünür oldum.
iki çift laf edeyim istedim,
iki demlenmek
ama yine bir.
mide ağrısı, yürek spazmı derken,
iki el istedim 'bir'leşen...
yine bir.
bir ben, benliği bin parça
ama bölünemez bir.
'bu ne yaman çelişki anne' diyecek oldum sonra,
anne, kardeş, baba, evlat, dost,
ve sevgili
yok, yine bir.
parmak uçlarım hissetmeyeli
burnum sızladığında o desteği,
ve gözümdeki buğuyu silmeyeli hiç 'bir' ten.
ben.
bir.
alın teri ilişkilerimin tuzunu ege sahillerine döktüm ben.
herkes tatil yapıyor sanarken ben güneşte yaralarımın kabuklarını erittim, nasırlaştırdım sonra.
kızımla kumdan kaleler yaparken,
kalelerimi yıktım gençlikten kalma heyecanlı insancıllığımın.
ve döndüm,
bir.
en sevdiğim şarkılara döktüm içimi,
ağladım, güldüm.
kendini ağlar insan hep.
mesela bir sevgiliden ayrılmak zordur ya,
bir ömürlük sevdayı, meltemle uçurdum ben karşı kıyılara.
içim bomboş,
içim dolu,
içim bir.
bir, bir Parmenides epiği,
Plotinos masalı belki.
oysa labirentlerden geçerken,
masallaşan, yalanlaşan bir değil çok.
hem birin içi, dışı yok.
içi, dışı, başı sonu bir.
üstelik sevdiğim rakamlar hep çiftken,
öyle acımasızca çarpıyor ki aynalar...
bir vuruyor gözlerin ikililiğine inat.
iki gözüm,
bakışınız bir.
bir öldüm,
bir dirildim.
döndüm.
ve dedim ki onlara,
'belki üstünüzden bir tır geçer'
9 Temmuz 2012 Pazartesi
18 Haziran 2012 Pazartesi
yazesintisi
yaz geldi, okul bitti...icimdeki felsefik canavarın yerini romantik bir peri sarmaladı. buyrun:
bazen, elinden yüzünden ozlem akar insanın...salt ozlem...neyi, kimi, neden bilmeden...
cocuklugun kokuları calınır burnuna, sonra hafif bir sızlama...
ilk yazlık macerasının ilkyaz yakamozu gibi uzakta,
aşkın cocukca ilk duyuluşu.
masallar biriktiriyor insan büyüdükce.
tecrübe denilen koca bir yalan.
yaşanmışlıktan edinilen tek yaşanamayanların ya da bir daha yaşanamayacakların bagrına basılmış taşlar.
ben bazı geceler, bütün o taşlar kafama yuvarlanmışcasına boşluklarımla carpışıyorum.
yine, yeniden bitmez sevda esintileriyle sahillere vurur mu akşam sonlarım?
yine bekler miyim onu bilmeden gelişini diye sorarım.
insan ozlemeyi ozler mi hic?
ben seni ozlemeyi bile ozlüyorum...
yanıbaşımdalıgın oyle cok ayırıyor ki bazen bizi...bazen yanıbaşımda oluşuna yaslanıp, umarsızca yaşlanıyorum;
arada tazeleniyor kalbim, nefes alıyor, ve cocuk oluyorum; ve her cocuk oldugumda sen yine karşımda o seni ilk gordügüm andaki hayalinle...
ben bütün gecmişligi seninle ozdeşleştirmişim ki, en uzak hatıralarıma ortak oluyorsun her seferinde.
mesela hic bilmezsin ben hangi oyunları severdim ve hangi sarkılarda aglardım eskiden;
sen hic bilmezsin ben ne zaman gizlenirdim masanın altına...
ben ne zaman neyi ozlesem,
farkediyorum ki hep senin de orada oluşuna hasretim.
birlikte yaşlanmak yetmiyor bazen, biz birlikte gencleşiyoruz hayalimde.
seni annemle babamın birbirlerine coşkun sabah şarkıları soyleyerek dondügü pikniklere de gotürüyorum.
bellegimin en kuytu koşelerine sinmiş varlıgın,
ama ben en cok hep en cok, seni bilmeden oncesine eklemliyorum seni.
bugün yetmiyor. düne kacıyorum.
yarından korkuyorum, düne sıgınıyorum.
evet, sen yanıbaşımdasın ama ellerimden ozlemler dokülüyor.
yarım kalmış her yaşım aklımda.
ben daha seni sevmenin en başında, hep o en başında asılı kalmışım gibi...
yoksa o an, o hece ucup gidiverecek gibi...
o yüzden hala icimde ozlem, aklımda o ilk korku.
ben hep gozlerindeki o en tanımadıgım bakışa tutunuyorum; bugüne, düne, yarına sallanıyorum.
hep rüzgarlar yüregimde.
hep bir ucurum kenarı.
sen hic kalmamışsın, hep gitmişsin gibi...
ben hep yarım.
dün sensizdi, yarın sensiz olacak derken caresiz bir bugüne oyle cok sarılmışım ki,
kollarımda derman kalmayacak gibi, hep daha sıkı sıkı...
icimde birikmiş boşluklar, bagrıma bastıgım taşların ardından bana kapkara gülümsedikce ve ben ozlemlerimi yeniden farkettikce,
yüzüme seni sevmenin ne korkunc bir his oldugu carptikca yani...
en cocuk yanım agrıyor...hala.
cünkü evet, tecrübe denilen koca bir yalan,
kac kez düştügünden bagımsız bir şiddetle kanar dizleri insanın inadına.
şimdi sen püff diye kaybolsan mum ışıgıyla ve sonra yine gelsen, hic gelmemiş gibi olacak; işte bu yüzden agır, bir sevdanın eşiginde yaşamak.
yanıbaşımdayken bile, bile bile...yeniden acıtacak, yeniden acıyacak.
bilmek, o nefesi o denli zor alışın nasıl oldugunu bilmek agır.
bilmem anlatabildim mi?
bazen, elinden yüzünden ozlem akar insanın...salt ozlem...neyi, kimi, neden bilmeden...
cocuklugun kokuları calınır burnuna, sonra hafif bir sızlama...
ilk yazlık macerasının ilkyaz yakamozu gibi uzakta,
aşkın cocukca ilk duyuluşu.
masallar biriktiriyor insan büyüdükce.
tecrübe denilen koca bir yalan.
yaşanmışlıktan edinilen tek yaşanamayanların ya da bir daha yaşanamayacakların bagrına basılmış taşlar.
ben bazı geceler, bütün o taşlar kafama yuvarlanmışcasına boşluklarımla carpışıyorum.
yine, yeniden bitmez sevda esintileriyle sahillere vurur mu akşam sonlarım?
yine bekler miyim onu bilmeden gelişini diye sorarım.
insan ozlemeyi ozler mi hic?
ben seni ozlemeyi bile ozlüyorum...
yanıbaşımdalıgın oyle cok ayırıyor ki bazen bizi...bazen yanıbaşımda oluşuna yaslanıp, umarsızca yaşlanıyorum;
arada tazeleniyor kalbim, nefes alıyor, ve cocuk oluyorum; ve her cocuk oldugumda sen yine karşımda o seni ilk gordügüm andaki hayalinle...
ben bütün gecmişligi seninle ozdeşleştirmişim ki, en uzak hatıralarıma ortak oluyorsun her seferinde.
mesela hic bilmezsin ben hangi oyunları severdim ve hangi sarkılarda aglardım eskiden;
sen hic bilmezsin ben ne zaman gizlenirdim masanın altına...
ben ne zaman neyi ozlesem,
farkediyorum ki hep senin de orada oluşuna hasretim.
birlikte yaşlanmak yetmiyor bazen, biz birlikte gencleşiyoruz hayalimde.
seni annemle babamın birbirlerine coşkun sabah şarkıları soyleyerek dondügü pikniklere de gotürüyorum.
bellegimin en kuytu koşelerine sinmiş varlıgın,
ama ben en cok hep en cok, seni bilmeden oncesine eklemliyorum seni.
bugün yetmiyor. düne kacıyorum.
yarından korkuyorum, düne sıgınıyorum.
evet, sen yanıbaşımdasın ama ellerimden ozlemler dokülüyor.
yarım kalmış her yaşım aklımda.
ben daha seni sevmenin en başında, hep o en başında asılı kalmışım gibi...
yoksa o an, o hece ucup gidiverecek gibi...
o yüzden hala icimde ozlem, aklımda o ilk korku.
ben hep gozlerindeki o en tanımadıgım bakışa tutunuyorum; bugüne, düne, yarına sallanıyorum.
hep rüzgarlar yüregimde.
hep bir ucurum kenarı.
sen hic kalmamışsın, hep gitmişsin gibi...
ben hep yarım.
dün sensizdi, yarın sensiz olacak derken caresiz bir bugüne oyle cok sarılmışım ki,
kollarımda derman kalmayacak gibi, hep daha sıkı sıkı...
icimde birikmiş boşluklar, bagrıma bastıgım taşların ardından bana kapkara gülümsedikce ve ben ozlemlerimi yeniden farkettikce,
yüzüme seni sevmenin ne korkunc bir his oldugu carptikca yani...
en cocuk yanım agrıyor...hala.
cünkü evet, tecrübe denilen koca bir yalan,
kac kez düştügünden bagımsız bir şiddetle kanar dizleri insanın inadına.
şimdi sen püff diye kaybolsan mum ışıgıyla ve sonra yine gelsen, hic gelmemiş gibi olacak; işte bu yüzden agır, bir sevdanın eşiginde yaşamak.
yanıbaşımdayken bile, bile bile...yeniden acıtacak, yeniden acıyacak.
bilmek, o nefesi o denli zor alışın nasıl oldugunu bilmek agır.
bilmem anlatabildim mi?
11 Haziran 2012 Pazartesi
k.i.m.s.e.
Bazen, birisi kol kanat gersin ister insan kendine; kanatları kopmuş hisseder...Bazen cıglık cıglık aglasa kimsenin duymayacagını bilir.
Bazen, yakarışını duyanların ellerini uzatmayacagını, uzatamayacagını düşünür.
Bazen sessizligini parcalayacak bir kac cümle işitmek ister...
Bazen insan ıssız, sagsız solsuz, elsiz kolsuz, duvarsız, sıgınaksız hisseder.
kimsesizlik zor zanaat...kimsesizlik kimseli olanların katlanamayacagı kadar yorucu.
kimsesizlik 10 km2lik cevreleyen alandaki, telefonun ucundaki, facebookun like butonundaki kişi sayısının cogullugundan bagımsız, kimselerle degil; kendi oluşunla ilişkili.
bir secim, bir karar, belki zorunluluk...
kimsesizlik, koynunda yüregine yabancı kimseyi barındıramayacak kadar 'kimse' olanın, olabilenin meziyeti, cezası, günahı ve hatta odülü.
kimsesizlik, kendinde kendini yadsımayışın bedeli.
işte yaşamak bazıları icin bir kimsesizlik oyunu, yine kimseyi o kimse yapan...
yagmurlarında başında dam, güneşinde golgelik olmadıgından; cırılcıplak atlayışı fırtınalardan okyanuslara...
bir tek, tek kendi, tekbaşınalıgıyla bogulan,
sonra kendini hep yeniden, sırılsıklam doguran.
oksüz bir rüzgar mevsiminde,
herkesin bizleşebildigi baharlardan gecmiş,
sıcaga sımsıcak, soguga inatcı...
kalbi avuc iclerinde kanamış, karalanmış, yalanlanmış...
kendi avucları gururlu kırıntılarla omrünü besleyen,
ve başını yalnız ve yalnız kendi dizlerinde destekleyen...
kimsesiz bir kimsenin ekşi, buruk, yine de buguludur oyküsü.
korkütük her akşam, kendi golgesindedir büyüyüşü.
4 Haziran 2012 Pazartesi
27 Mayıs 2012 Pazar
şiir
Uzunca zaman şiir yazdım ben...
aşık olunca, sevince, üzülünce, terkedilince, sinirlenince, oylesine, icince, icemeyince...
uzunca yıllar sigaram gibi bagımlılıktı şiir.
bir cocuk üzülünce, sevdigim biri gocünce, yagmur yagınca.
sonra bir gün anne olacagımı ogrendim ve once korkularımı yazdım, sonra annelikle gelen oteki duyguları. Ama anne olan, yanında bir de akademik olaylara girenler bilir; pek yogunlaştı hayat.
ben sozcuklerin müziginden bayadır uzak kaldım.
sonra gecenlerde sozlukte kısa birşey yazdım, şimdi devamını getirme cabasına girişmeye kalkışıyorum burada...
üc martı konuştu aralarında,
en az iki kedi sevişti.
durdu gece.
sen beni sustun.
ben seni duydum.
ben, bensiz yaşanmış yıllarının
sende kalmış tortusuydum.
ben sensizligin iz düşümü;
icimde düşkün bir cocuk,
ne gitti ne kaldı.
icimde düşmüş bir cocuk.
ne agladı ne anladı.
bir fren sesi haykırdı,
bir polis sireni...
durdu gece.
ses bana kaldı.
icimde düşmüş bir cocuk,
bir düşün icine düşmeden büyüyemeyen...
ben, sensiz gectigim sokakların yabancısı,
sen en kuragından bir agustos sancısı.
durdu gece.
hem hangi geceydi bilmiyorum,
en son hangi makamda seviştik biz seninle beni.
seninle ben, ancak sevişmek işteşligi ile acıklanırdı ustelik.
dururdu gece.
duru deyince sıkca kullanılan bir kız cocugu ismi gelmezdi aklıma
üc omür once.
duru deyince bir sevdanın
sudan saydam bir bitimi cagrışırdı acımasızca.
ugur bocekleri biriktirip,
annen sana pabuc terlik soylerdim.
oysa metrelerce sargı bezi dilenirdim annemden.
can akardı kalbimden.
dururdu gece,
telefona uzanan parmaklarımı kırıp,
seni gormüş gozlerime batırmak isterdim.
alamazdım hıncımı.
bir rüzgar eserdi,
iki cephesi agaclarla golge bir evdi.
dururdu gece,
ben (y)(k)okuna anason akıtırdım.
sen bensiz bambaşka bir dünya,
ebelerdim ellerini.
ben sensiz başıboş,
ben sensiz tüm acılarından habersiz bir günahtım.
nice golge saydım,
her birinin üzerine mumlar yaktım.
durdu gece.
ben bir gece,
hangi bahtsız uykuya gebe oldugunu asla bilemeyecegimiz bir gece
sana aktım.
korkaktın.
bir korna sesi, buzdolabının nefesi...
durdu gece.
9 Mayıs 2012 Çarşamba
İyi ki dogdun Kızım
Bugün bir hocam 'biz dogum günleri kutluyoruz her yıl, ama bazıları icin cocuklarının dogum günleri agaclar cicek acınca, bayramdan sonra, halı dokununca şeklinde betimleniyor' gibi birşey soyledi. Sen, Greenwich meridyenine gore belirlenen zamana ve Papa VIII. Gregory tarafından yürürlüge konulan takvime gore 9 Mayıs 2009'da (sezeryan sebebiyle beklenenden 1 yada 2 hafta once) sabah 8:35'te dünyaya geldin...Dünyama gelişin elbette bu keskin tarih imi ile sınırlı degil...O yüzdendir belki ben son bir aydır kendi kendime dogumunu, benim/bizim dünyamıza gelişini kutlayıp duruyorum...Bugün dinledigim konuşmaların da etkisiyle şu an kendime soruyorum, sen benim hangi zamanımda dogdun diye. Bir cilek bahcem olsa cilekler mis gibi kokarken derdim belki, bir ciftligim olsa kuzular seke seke otlamaya başladıgında derdim. Ama bana gore sen, tek bir parca sorumluluga daha yerim yok diye düşündügüm bir anda, ben daha hic büyümedim diye düşünürken; bir yazı daha başımda ege güneşi, ayaklarımda mavi sular ve kafamın üstündeki sarhoş yellerle ese ese gecirecegimi düşünürken; sen benim herşeyin farkında oldugumu sandıgım bir dorukta hissettigim; hani neredeyse her romanın mutlak bir sonu olduguna inanacak kadar korleşmiş oldugum bir anda; daha oteye gecemeyecegimden emin oldugum günlerde ve yaşamımın sıkıcı bir rutine baglandıgı bir donemde geldin...Ya da ben o donemin boyle oldugunu ancak sen gelince bildim...Simdi senin gelişinin oncesini tarif etmek kolay, geldigin anı hatırlamak basit...Senin gelişinden sonrasını anlatmak icin hicbir sozcük yeterli degil oysa, ki sen geliyorsun diye ne cok korkup, ne cok anlattım kendime bu korkumu. O korkunun her zerresi ne cok anlamlıymış; oysa ben korkuyla sen gelince tanıştım. Sen gelince ben cok korktum; ya gelmeseydin diye degil evet! Ama sen o buram buram pamuk şekeri kokan nefesinle koynuma girince cok korktum. Ben korkuyorum kızım...Her annenin korkusu kadar kara bir korku bu. Bir insanın kurdugu, ustelik zorunlu olarak kurdugu dünyanın ve o dünyanın merkezinin darmadagın olabilme ihtimalinin bencil korkusu bu. Sonra kendince yaratmaya cabaladıgın yepyeni dünyada yanlış birşeyler yapıyor olabilirimin korkusu bu. Yaşadıgım en keskin ama en güzel korku bu. İşte bu yüzdendir ben anne olmayı hic sevmedim kızım. Ama senin annen olmayı, seninle belirginleşen beni, seninle kaybettigim ve kazandıgım herşeyi cok seviyorum. Ben seni oyle seviyorum ki kızım, seni sevdikce güzelleşiyorum, affediyorum kendimi. Sen oyle muhteşem bir varlıksın ki, kalan herşey silikleşiveriyor; sen ve sana dair olanlarla varoluyorum. Zaman zaman yoruluyorum bu mutlaklıktan; herseyin gelirgecer oldugu bir hayata kok salmaktan; seni sevmeyecegim yani senin icin endişelenmeyecegim, korkmayacagım bir anın olamayacagını bilmekten yoruluyorum evet. İşte bu kadar hakiki başka hicbir sevdanın mümkün olmadıgını ben seninle deneyimliyorum 3 yıldır. Ben 3 yıldır seninle, senin icin varım...Sen iyi ki varsın. İyi ki geldin. İyi ki dogdun; işte senin dogumun kızım, benim belki de ölmeye başladıgım bir zamanım; cünkü o gün artık 'ben' bambaşka anlamlar kazandı!
20 Mart 2012 Salı
MNEME & EMPEIRIA üzerinden Aşk
Daha once http://benimblogumiste.blogspot.com/2011/07/kimse-olmesin-diye-kimsenin-aklnda.html linkindeki yazımda soz etmiştim, aşklarımızın nasıl da gündelik hayat icerisinde derinlere gomüldügünden...Cıkarıp arada bakmak gereken minik bir sandık gibi, anımsamak acımsamak o en başta; hayatta salt aşktan başka birşeyin olmadıgı zamanları...Bugünlere gelene kadar ne zorluklardan, ne uzun yollardan gectigimizi.
NOT 1: Şimdi bir Aristoteles sınavı oncesinde zihnim boyle şeylere takılınca ister istemez başlıga ekleştirdim ogrencinin vicdan azabını:
Mneme, klasik yunancada anı, anımsama demek...Empeiria da tecrübe demek.
NOT 2: klavyemin bir takım tuşları calışmadıgından okuyucuya verdigim rahatsızlık dolayısıyla ozur diliyorum, hatta tam olarak dileyemedim gordünüz.
AŞKa geri donersek; zaman zaman ekşi sozlükte 'aşk'a yazdıgım bir kısım şeyleri copy paste yapıyorum; ben baktım anımsadım...siz de bakın:
(Kendime)NOT 3: şu sınavlar falan bitsin, uzun uzadıya yeni şeyler yazayım :(
Bu başlıktakileri sectim cünkü bana gore sevda 'korku'olmadan yaşanır şey degil...hep kalmakla gitmek arası birşey...bunu ayrıbaşına bir yazıda irdeleriz elbet...
hiç kalmayacak birisini özlemek
ne güzeldi gelişin; kendinle birlikte dünyanın en muhteşem -ki ben muhteşemin bir eni boyu olduğunu da o zaman öğrendim- duygularını da getirmiştin. hoşgelmiştin. 'hayatın bu bölümü'nü, vaadedebildiğin kadarını seninle paylaşmaya vardım ben, dünden hazırdım. bir dün olmayı göze almıştım birkaç senli bugün için... çok güzeldi gelişin. ne çok masal ne de çok gerçek. kaderdin biraz, kaderimi kendim çizmiştim bir kurşun kalem siyahlığıyla. hoşgelmiştin...
çabuk alışıyor insan güzelliklere, bazı güzellikler alışılınca o kadar da güzel gelmez insana ama senin sihrin buradaydı işte. alıştıkça güzelleşen bir varlığın vardı. * *hırçın bir sevgiydi bizimki, yalındı. benim en başından beri başımı döndürüyor dediğim ve senin bir türlü inanmadığın aşk, seni de aldı. en başından beri biliyordum, tehlikeli bir oyundu başlattığımız. tüm oyunlar gibi oyunluğuyla kalacak, yani bitecekti. gözden kaçırdığımız tek ihtimal oyunun 0-0 bitmesiydi. şimdi sen bu sıfırlara aldanıp, kızma sakın! bunlar, yani elimizdekiler sadece oyunun sonunda sıfır oluyor, hiçleşiyor. (hatta kendi adıma eksilere düştüğünü bile iddia edebilirim) yoksa, o boktan sona kadar o kadar çok değer var ki adı anı olmaya mahkum. herneyse *
bugün, evet seninle yaşanan ve uğruna dünleşmeyi göze aldığım günlerden biri, bugün ben artık yarınsızlığın sancılarıyla boğulur oldum.
bugün, seninle çiçeklenen her bugün gibi çok mutluydum.
mutlu olduğum her anın senin benden kopup gidişini anımsatan kara bir bulut gibi üzerime yağdığını çoktandır biliyordun...
bugün kokunu daha yoğun duyumsuyorum.bugün, yarın daha da yakın. bugün yarının sensizliği bugündeki tüm senli imgeleri götürüyor. (işte tam burada ben eksiye düşüyorum)hep derim ya sensizlik senden daha çok içimde.
bugün ben sanki yarın öleceğini bilen en kanamalı hastayım, ve o en muhteşem duygulara açlığım,
bugün serumumun içine ne kadar sen katarlarsa katsınlar, bu virüse çare bulamayacaklar.
bugün, korkuyorum. ve korkmak fiili benim korkumu anlatmaya yetmiyor. bu yüzden korkmasam daha iyi diyorum. olmuyor...
bugün, ben artık kalksam bu yeşil örtülü masadan diyorum. kozum kalmadı, blöflerimi denize attım, ve şans her zamanki gibi arabesk bir cümle ile başka kapıları çalmakta. üstelik mucizelere inanmıyorum.
ne güzeldi gelişin ve kesinlikle hoşgelmiştin. ki bu kadar sevilen bir insana, kalmayacağını bile bile hoşgeldin demek ancak türkçemizdeki deli cesareti deyişiyle nitelenebilir ve öyle pek de nitelikli birşey değildir. yine de hoşgelmiştin. oysa gidişinin gelişin kadar hoşnutluk yaratmayacağını, açacağı yaraları, ve götüreceklerini * bilmeliydim. ama adı üstünde deli cesareti ya, ve ben her sızlayan yerimi iyileştirecek kadar güçlüyüm ya * hem seni, hem de burnumun dibindeki sensizliği birlikte yaşarım sandım. gözden kaçırdığımız birşey daha vardı, yaşlanıyordum. ve yaşlandıkça yaşlanmayı düşünür oldum. şimdiden öyle çok yaşlanmıştım ki seninle, hayallerim yoktu artık... oysa hayaller olmadan yaşanamazdı. çok kısa sürede hayallerin boşluğunu kabuslar sardı. ve her kabusta sensizlik konu ediliyordu kenarından köşesinden.ben, kabuslarım ve sen birlikte o kadar çok uyuduk ki...bu yüzden ben her uykumda, her uykumuzda seni o kadar çok özledim ki...zaman durdu.
zaman doldu. şimdi hayal kurmam lazım.
kabuslar çoktan yatağımın bir parçası oldu.
şimdi hayal kurmam lazım.
şimdi sensiz yaşlanmaya, sensiz başlamam lazım.
şimdi yeşil örtülü masadan kalkmam lazım, ve yeşil örtüyü sana bırakıyorum, beni hatırla.
şimdi seni özlemem lazım ve özlememin yanına en ufak bir mutlulukluk daha yer yok.
böyle birşey işte hiç kalmayacak birisini özlemek, hiç gelmeyecek birisini özlemek kadar, hatta belki daha da sancılı, sensizlik senleyken daha ağır gibi birşey.
******
bir yalanı sevmekle başlar, ya da sonsuza kadar sevmek metaforu koca bir yalandır başlıbaşına.
inanır insan güzel bulduğu şeylere kolayca.
yazıktır aslında metaforlarla süslüdür aşk denilen. hatta aşkın kendisi metafordur. hoş gelmektedir şiddetle kulaklara.
inanır insan. hiç varolmamışlara, varolmayacaklara.
bile bile inanır. bile bile sever.
ve bir yalanı sevmekle başlar.
hiç kalmayacak olan yalan mıdır sorusunun derinliğine inemeyecek kadar yorgun düşülmüştür özlemekten.
ve hayat gerçek olanlarla mı doludur sahiden?
yazıktır. inanılan çoğu imgenin yalan oluşuna aldırmazlık çevrelemiştir bilinçleri.
hiç kalmayacak olanın büyüsü yalanlığında mıdır bilinmez.
hiç kalmayacak olmasındandır dense ya kalırsa umuduyla özlenmektedir zaten...ya sonsuza kadar benimse ihtimali üzerinden bir polyannacılıkla masallar yazılmaktadır.
bir yalanı sevmekle başlar. bir yalana kapılmakla, bir yalanı özlemekle sürer.
bir yalansız yaşayamamaktır sonu.
bir yalanda tutuklu kalmaktır hiç kalmayacak birisini özlemek.
yalan değildir.
*****
susuyorum artık. tüm susları dost edinmiş bir şarkı besteledim zamana dair.
susuzluğuma eş değer bir özlem biriktirdim şimdiden. ama susuyorum. saymıyorum kalanları, gidenleri sildim çoktan gitmek fiilinden.
aynaya bakıyorum, hiç oralı olmuyor. hatta tanımazmış gibi yapıyor.
sana bakıyorum.
susuyorum, susamaktan yorgun.
isyan etmiyorum, yanımda sözcüğünün içindeki anın tadını çıkarıyorum. umut bağlıyorum gözlerine, bakışların saklambaç oynuyor çocukluğumla.
hatta alay ediyor umut bağı, göremediğin gözyaşımla.
ağlama diyor. 'annen sana terlik pabuç alacak'
alay ediyor.
ben susuyorum, buğulanıyor gözlerim.
şimdiden gittin sayıyorum yanımda olduğun zamanları ki, gitmişliğinin ardından kaldığını sanayım.
ben susuyorum.
*****
kalbimi affettim ben.
çekip gidiyorum artık bu ümitsiz masaldan. yükledim omzuma sevilmişliği, gerisi sana kalsın. ben kalamayışına daha fazla ağlayamıyorum. bıraktım bu da yarım kalsın...*
*****
nereden geldik...nereye...ve hiç kalmayacak olmanın yavaşlığına kapıldık.
sıradan bir yaz günü, yazılmaya çalışan bir öyküden, nefes alışların öldürücü hızlanmasından, kimsenin kimse olmadığı bir tatil zamanından, ıssız sevişmelerden, sinir krizinden, sinir krizlerinden geldik.
geldiğimiz yerde yaşamanın buzları arasına kattığımız bir sevdalaşmanın alevi ile savaştırdık gündelik sancıları.
sen süvari oldun, en beyaz bir atın gösterişli yeleleriyle estin bir masalmışcasına hayatımda...
ben sönük kaldım kendimde seni böylesine ışıldatırken gözlerimde.
nereden geldik...
korkak dudaklarımız vardı en başında.
ilk kimin dudağı kıpırdayacaktılı zamanlardan yola çıktı ellerimiz...
ayrılamaz oldu birbirinden geceler.
belki de en çok geceleri paylaştık, tükettik birbirimizi, güneşle yeniden, yeni özlemler yetiştirdik.
nereden geldik...
önemli değildi o kadar da nereye gittiğimiz. nereye gidersek gidelim, bir gün, yalnız yolculuklar yapacağımız yerleşik hayata geçmişti çünkü göçebe zihinlerimizde.
önemli değildi senin beni, neden, az ya da çok, yalan ya da gerçek, sevmen ya da sevmemen...
çünkü ben seni, nedensizce, az kalacak kadar çok, yalanlar kadar gerçek seviyordum.
şimdi sen bunu, ister geç kalmış bir hoşgeldin, ister erkenden uyanmış bir hoşçakal say.
istersen sen bunu en az senin kadar yaşanmış bir rüya olarak yaz bir kenara.
ama nereden geldik bir düşün.
nereye gideceğimiz o kadar önemli değil nasılsa.
çünkü* hep uykularımda kalacaksın, her yatak odası yalnızlığında.
****
gitme diyebilseydim sana ve sen gitmeyebilseydin.
düğümlendi boğazımda kalmanı yakaran tüm cümlelerim, gidişin göz yaşı oldu başıboş...
gitme diyebilseydim sana ve sen her zamankinden daha uzun kalsaydın ömrümde.
oysa ben gidendim sanki, sen burada kalıyordun tüm yokluğunla, ben uzak ülkelerde mülteci...
her yeni sabah, yeni bir aşk veriyordum sana, bir gün ellerine tutuluyordum, bir gün dudaklarına, bir gün hüzünlü bakışlarında tutuklanıyordu gözlerim ama hep varlığına aşık oluyordum. bir sürü aşk biriktiriyordum.
şimdi yokluğunda binlerce sevda yetiştireceğim, birlikte ektiğimiz tüm meyvalardan, çiçeklerden daha güzel kokacak söz.
şimdi gidiyorsun ve ben her sabah yatağımın sağ tarafındaki boşlukta, yokluğuna vurulacağım. bir yokluğun beni bu kadar dolduruşuna, sarmalayışına şaşıracağım.
şaşkınlığım ölümümden uzun sürecek, şaşkınlığım kadar uyumak isteyeceğim, göğsünü arayacak saç tellerim. saçlarımı hiç kestirmeyeceğim, özlemin olacak saçlarım, uzaklığın olacak.
ben artık her sabah yokluğuna aşık olacağım. güneş öyle bir aydınlatacak ki yokluğunu, yüzüme vurulacak yalnızlık. güneşe kızacağım. yalvaracağım zamana, zaman hiç olmadığı kadar ağır hareket edecek. zamana kızacağım.
sana kızacağım yokluğun için, bana kızacağım varlığın için.
tüm anlamları yıkacağım anlamsız oldukları için ama her sabah, yine aşık olacağım sana, yokluğuna, varlığının silik yansımalarına, gidişine...
dönüşüne...hiç dönmeyişine.
her sabah aşık olacağım yine. aşık kalacağım.
*****
dur biraz daha...
kal işte birkaç sarılma vakti.
akşam üstlerimi zifiri karanlıklara dönüştürmeden önce, zavallı ellerimi bir kaç ısınma süresince tut.
buz gibi ayrılık, buz dağları uzaklıklar gelip girmeden koynuma, bir gözyaşı yolu boyunca daha tut yüreğimi.
dur biraz daha.
ben zamansız vedalara daynamam. vedanın zamanlısı da olmuyor ayrıca.
veda et yine de sen.
hiç dönmeyecek gibi özleyeceğim seni. kadehler kaldıracağım dönmeyişine.
dur biraz daha.
bir ömürlük bir bakış daha çalayım yaşamından.
bir bakışına sığdırayım tüm anıları, anımsayamadıklarımı.
dur biraz daha, hafızamı da koyayım valizine.
benimle bırakma hiç bir senli dakikayı.
dur biraz daha,
bir vedadan daha uzun, bir sevdadan daha kısa olsun.
*****
gittin işte.
bakışlarımdaki tüm yakarışlara rağmen, hiç anlamlandıramadığım bir mecburiyetle çıktın yola.
göz bebeklerimde tutuklanmış yaşlar durduramadı seni.
ben durmanı haykıramadım arkandan.
yalvardı yüreğim hiç seslendiremediğim cümlelerle.
hiç istemediğim zamanları getirip attın kapımın önüne.
gittin.
hiç kalmaycak birisini özlemekteydim, kalmayacak oluşunun yanı başında.
şimdi tüm sevdası kalbinde geri dönmeyi vadeden birisini özlemekteyim.
her biri birbirinden sancılı kramplar arasında gidip geliyor ruhum.
gittin.
*****
yanyana, dipdibeyken yaşanan bir özlemdir bu herşeyden önce, sinsi bir bilinç, kurnaz bir tümör gibi büyür gitgide yürekte.
siz bu tümörün yarattığı sızılara dahi tutkunsunuzdur.
haber vermektedir yaşamın her imgesi bir gün gideceğini, biteceğini...
vurdumduymaz bir görmezden gelme esir etmiştir çoktan düşünebilme melekesini.
*****
git gide, gitme vakti yaklaştıkça...
imkansızlıklarla, olasılıklarla boğuştukça...
aşkla yorgunluk harmanlanır, bozgunlar olur, kafalar hep dumanlı.dağlara kaçmak arzusu beyinlerde, yürek çoktan eşkiya...ben çoktan mülteci kendi varlığımda.
zaman.
zaman zaman istila etmekte bedenleri.
zaman en çok gözlere yansımakta.
yaşlandıkça daha anlamlı engebeler ve daha anlamsız çaba.
git gide, gitme vakti yaklaştıkça...
daha ağır cümleler. sorumluluklar, sorunlar, zorunluluklar.
ve işte
hiç kalmayacak birisini özlemek zamanı düşman edinmektir önce.
sonra evsiz barksız kalmaktır koskoca bir şehirde.
*****
gün gelir...
bu sevgili yemin eder kalmaya, ömrünü başucunda paylaşmaya...
inanamazsın,
daha önce hiçbir hayalin gerçek olmamıştır.
hiç bir rüyada uyanık, başrol oynamamışsındır.
kalbinde terkedişler, terkedilmeler
güvensizlik, hırçınlık...
bu sevgili yemin eder kalmaya.
inanamazsın.
devam edersin sinsi bir özlem biriktirmeye
gizli bir korkunun içinde.
****
yıllar yıllar geçtiğinde,
tüm ezberler silindiğinde ve sancılar dindiğinde bile,
saçmalığı cümle içinde gizli kalandır.
yalandır.
*****
kaldı kalmadı derken,
bir ömür boşa çabalar, çuvallar insan.
anlara yılları sığdırmaya çabalarken,
yıllar anları aratır...
ve hep en baştaki o ilk korkuya dönmektir hiç kalmayacak birisini özlemek.
******
hiç eskimeyen bir rüya içerisine sıkışıp kalmış bir kabustur bu.
,,,
yıllar yaşandıkça ve biz yaşlandıkça,
hala o ilk günkü korkuyu taptaze taşımaktayım.
oysa yüreğimdeki cesaret soldu.
gece karanlığında sokakta yürüyemiyorum artık,
ama daha kök salmış, daha dimdik koşuyorum yarına.
yine de yaşadıkça
hala o ilk tedirginlik başucumda.
,,,,
NOT 1: Şimdi bir Aristoteles sınavı oncesinde zihnim boyle şeylere takılınca ister istemez başlıga ekleştirdim ogrencinin vicdan azabını:
Mneme, klasik yunancada anı, anımsama demek...Empeiria da tecrübe demek.
NOT 2: klavyemin bir takım tuşları calışmadıgından okuyucuya verdigim rahatsızlık dolayısıyla ozur diliyorum, hatta tam olarak dileyemedim gordünüz.
AŞKa geri donersek; zaman zaman ekşi sozlükte 'aşk'a yazdıgım bir kısım şeyleri copy paste yapıyorum; ben baktım anımsadım...siz de bakın:
(Kendime)NOT 3: şu sınavlar falan bitsin, uzun uzadıya yeni şeyler yazayım :(
Bu başlıktakileri sectim cünkü bana gore sevda 'korku'olmadan yaşanır şey degil...hep kalmakla gitmek arası birşey...bunu ayrıbaşına bir yazıda irdeleriz elbet...
hiç kalmayacak birisini özlemek
ne güzeldi gelişin; kendinle birlikte dünyanın en muhteşem -ki ben muhteşemin bir eni boyu olduğunu da o zaman öğrendim- duygularını da getirmiştin. hoşgelmiştin. 'hayatın bu bölümü'nü, vaadedebildiğin kadarını seninle paylaşmaya vardım ben, dünden hazırdım. bir dün olmayı göze almıştım birkaç senli bugün için... çok güzeldi gelişin. ne çok masal ne de çok gerçek. kaderdin biraz, kaderimi kendim çizmiştim bir kurşun kalem siyahlığıyla. hoşgelmiştin...
çabuk alışıyor insan güzelliklere, bazı güzellikler alışılınca o kadar da güzel gelmez insana ama senin sihrin buradaydı işte. alıştıkça güzelleşen bir varlığın vardı. * *hırçın bir sevgiydi bizimki, yalındı. benim en başından beri başımı döndürüyor dediğim ve senin bir türlü inanmadığın aşk, seni de aldı. en başından beri biliyordum, tehlikeli bir oyundu başlattığımız. tüm oyunlar gibi oyunluğuyla kalacak, yani bitecekti. gözden kaçırdığımız tek ihtimal oyunun 0-0 bitmesiydi. şimdi sen bu sıfırlara aldanıp, kızma sakın! bunlar, yani elimizdekiler sadece oyunun sonunda sıfır oluyor, hiçleşiyor. (hatta kendi adıma eksilere düştüğünü bile iddia edebilirim) yoksa, o boktan sona kadar o kadar çok değer var ki adı anı olmaya mahkum. herneyse *
bugün, evet seninle yaşanan ve uğruna dünleşmeyi göze aldığım günlerden biri, bugün ben artık yarınsızlığın sancılarıyla boğulur oldum.
bugün, seninle çiçeklenen her bugün gibi çok mutluydum.
mutlu olduğum her anın senin benden kopup gidişini anımsatan kara bir bulut gibi üzerime yağdığını çoktandır biliyordun...
bugün kokunu daha yoğun duyumsuyorum.bugün, yarın daha da yakın. bugün yarının sensizliği bugündeki tüm senli imgeleri götürüyor. (işte tam burada ben eksiye düşüyorum)hep derim ya sensizlik senden daha çok içimde.
bugün ben sanki yarın öleceğini bilen en kanamalı hastayım, ve o en muhteşem duygulara açlığım,
bugün serumumun içine ne kadar sen katarlarsa katsınlar, bu virüse çare bulamayacaklar.
bugün, korkuyorum. ve korkmak fiili benim korkumu anlatmaya yetmiyor. bu yüzden korkmasam daha iyi diyorum. olmuyor...
bugün, ben artık kalksam bu yeşil örtülü masadan diyorum. kozum kalmadı, blöflerimi denize attım, ve şans her zamanki gibi arabesk bir cümle ile başka kapıları çalmakta. üstelik mucizelere inanmıyorum.
ne güzeldi gelişin ve kesinlikle hoşgelmiştin. ki bu kadar sevilen bir insana, kalmayacağını bile bile hoşgeldin demek ancak türkçemizdeki deli cesareti deyişiyle nitelenebilir ve öyle pek de nitelikli birşey değildir. yine de hoşgelmiştin. oysa gidişinin gelişin kadar hoşnutluk yaratmayacağını, açacağı yaraları, ve götüreceklerini * bilmeliydim. ama adı üstünde deli cesareti ya, ve ben her sızlayan yerimi iyileştirecek kadar güçlüyüm ya * hem seni, hem de burnumun dibindeki sensizliği birlikte yaşarım sandım. gözden kaçırdığımız birşey daha vardı, yaşlanıyordum. ve yaşlandıkça yaşlanmayı düşünür oldum. şimdiden öyle çok yaşlanmıştım ki seninle, hayallerim yoktu artık... oysa hayaller olmadan yaşanamazdı. çok kısa sürede hayallerin boşluğunu kabuslar sardı. ve her kabusta sensizlik konu ediliyordu kenarından köşesinden.ben, kabuslarım ve sen birlikte o kadar çok uyuduk ki...bu yüzden ben her uykumda, her uykumuzda seni o kadar çok özledim ki...zaman durdu.
zaman doldu. şimdi hayal kurmam lazım.
kabuslar çoktan yatağımın bir parçası oldu.
şimdi hayal kurmam lazım.
şimdi sensiz yaşlanmaya, sensiz başlamam lazım.
şimdi yeşil örtülü masadan kalkmam lazım, ve yeşil örtüyü sana bırakıyorum, beni hatırla.
şimdi seni özlemem lazım ve özlememin yanına en ufak bir mutlulukluk daha yer yok.
böyle birşey işte hiç kalmayacak birisini özlemek, hiç gelmeyecek birisini özlemek kadar, hatta belki daha da sancılı, sensizlik senleyken daha ağır gibi birşey.
******
bir yalanı sevmekle başlar, ya da sonsuza kadar sevmek metaforu koca bir yalandır başlıbaşına.
inanır insan güzel bulduğu şeylere kolayca.
yazıktır aslında metaforlarla süslüdür aşk denilen. hatta aşkın kendisi metafordur. hoş gelmektedir şiddetle kulaklara.
inanır insan. hiç varolmamışlara, varolmayacaklara.
bile bile inanır. bile bile sever.
ve bir yalanı sevmekle başlar.
hiç kalmayacak olan yalan mıdır sorusunun derinliğine inemeyecek kadar yorgun düşülmüştür özlemekten.
ve hayat gerçek olanlarla mı doludur sahiden?
yazıktır. inanılan çoğu imgenin yalan oluşuna aldırmazlık çevrelemiştir bilinçleri.
hiç kalmayacak olanın büyüsü yalanlığında mıdır bilinmez.
hiç kalmayacak olmasındandır dense ya kalırsa umuduyla özlenmektedir zaten...ya sonsuza kadar benimse ihtimali üzerinden bir polyannacılıkla masallar yazılmaktadır.
bir yalanı sevmekle başlar. bir yalana kapılmakla, bir yalanı özlemekle sürer.
bir yalansız yaşayamamaktır sonu.
bir yalanda tutuklu kalmaktır hiç kalmayacak birisini özlemek.
yalan değildir.
*****
susuyorum artık. tüm susları dost edinmiş bir şarkı besteledim zamana dair.
susuzluğuma eş değer bir özlem biriktirdim şimdiden. ama susuyorum. saymıyorum kalanları, gidenleri sildim çoktan gitmek fiilinden.
aynaya bakıyorum, hiç oralı olmuyor. hatta tanımazmış gibi yapıyor.
sana bakıyorum.
susuyorum, susamaktan yorgun.
isyan etmiyorum, yanımda sözcüğünün içindeki anın tadını çıkarıyorum. umut bağlıyorum gözlerine, bakışların saklambaç oynuyor çocukluğumla.
hatta alay ediyor umut bağı, göremediğin gözyaşımla.
ağlama diyor. 'annen sana terlik pabuç alacak'
alay ediyor.
ben susuyorum, buğulanıyor gözlerim.
şimdiden gittin sayıyorum yanımda olduğun zamanları ki, gitmişliğinin ardından kaldığını sanayım.
ben susuyorum.
*****
kalbimi affettim ben.
çekip gidiyorum artık bu ümitsiz masaldan. yükledim omzuma sevilmişliği, gerisi sana kalsın. ben kalamayışına daha fazla ağlayamıyorum. bıraktım bu da yarım kalsın...*
*****
nereden geldik...nereye...ve hiç kalmayacak olmanın yavaşlığına kapıldık.
sıradan bir yaz günü, yazılmaya çalışan bir öyküden, nefes alışların öldürücü hızlanmasından, kimsenin kimse olmadığı bir tatil zamanından, ıssız sevişmelerden, sinir krizinden, sinir krizlerinden geldik.
geldiğimiz yerde yaşamanın buzları arasına kattığımız bir sevdalaşmanın alevi ile savaştırdık gündelik sancıları.
sen süvari oldun, en beyaz bir atın gösterişli yeleleriyle estin bir masalmışcasına hayatımda...
ben sönük kaldım kendimde seni böylesine ışıldatırken gözlerimde.
nereden geldik...
korkak dudaklarımız vardı en başında.
ilk kimin dudağı kıpırdayacaktılı zamanlardan yola çıktı ellerimiz...
ayrılamaz oldu birbirinden geceler.
belki de en çok geceleri paylaştık, tükettik birbirimizi, güneşle yeniden, yeni özlemler yetiştirdik.
nereden geldik...
önemli değildi o kadar da nereye gittiğimiz. nereye gidersek gidelim, bir gün, yalnız yolculuklar yapacağımız yerleşik hayata geçmişti çünkü göçebe zihinlerimizde.
önemli değildi senin beni, neden, az ya da çok, yalan ya da gerçek, sevmen ya da sevmemen...
çünkü ben seni, nedensizce, az kalacak kadar çok, yalanlar kadar gerçek seviyordum.
şimdi sen bunu, ister geç kalmış bir hoşgeldin, ister erkenden uyanmış bir hoşçakal say.
istersen sen bunu en az senin kadar yaşanmış bir rüya olarak yaz bir kenara.
ama nereden geldik bir düşün.
nereye gideceğimiz o kadar önemli değil nasılsa.
çünkü* hep uykularımda kalacaksın, her yatak odası yalnızlığında.
****
gitme diyebilseydim sana ve sen gitmeyebilseydin.
düğümlendi boğazımda kalmanı yakaran tüm cümlelerim, gidişin göz yaşı oldu başıboş...
gitme diyebilseydim sana ve sen her zamankinden daha uzun kalsaydın ömrümde.
oysa ben gidendim sanki, sen burada kalıyordun tüm yokluğunla, ben uzak ülkelerde mülteci...
her yeni sabah, yeni bir aşk veriyordum sana, bir gün ellerine tutuluyordum, bir gün dudaklarına, bir gün hüzünlü bakışlarında tutuklanıyordu gözlerim ama hep varlığına aşık oluyordum. bir sürü aşk biriktiriyordum.
şimdi yokluğunda binlerce sevda yetiştireceğim, birlikte ektiğimiz tüm meyvalardan, çiçeklerden daha güzel kokacak söz.
şimdi gidiyorsun ve ben her sabah yatağımın sağ tarafındaki boşlukta, yokluğuna vurulacağım. bir yokluğun beni bu kadar dolduruşuna, sarmalayışına şaşıracağım.
şaşkınlığım ölümümden uzun sürecek, şaşkınlığım kadar uyumak isteyeceğim, göğsünü arayacak saç tellerim. saçlarımı hiç kestirmeyeceğim, özlemin olacak saçlarım, uzaklığın olacak.
ben artık her sabah yokluğuna aşık olacağım. güneş öyle bir aydınlatacak ki yokluğunu, yüzüme vurulacak yalnızlık. güneşe kızacağım. yalvaracağım zamana, zaman hiç olmadığı kadar ağır hareket edecek. zamana kızacağım.
sana kızacağım yokluğun için, bana kızacağım varlığın için.
tüm anlamları yıkacağım anlamsız oldukları için ama her sabah, yine aşık olacağım sana, yokluğuna, varlığının silik yansımalarına, gidişine...
dönüşüne...hiç dönmeyişine.
her sabah aşık olacağım yine. aşık kalacağım.
*****
dur biraz daha...
kal işte birkaç sarılma vakti.
akşam üstlerimi zifiri karanlıklara dönüştürmeden önce, zavallı ellerimi bir kaç ısınma süresince tut.
buz gibi ayrılık, buz dağları uzaklıklar gelip girmeden koynuma, bir gözyaşı yolu boyunca daha tut yüreğimi.
dur biraz daha.
ben zamansız vedalara daynamam. vedanın zamanlısı da olmuyor ayrıca.
veda et yine de sen.
hiç dönmeyecek gibi özleyeceğim seni. kadehler kaldıracağım dönmeyişine.
dur biraz daha.
bir ömürlük bir bakış daha çalayım yaşamından.
bir bakışına sığdırayım tüm anıları, anımsayamadıklarımı.
dur biraz daha, hafızamı da koyayım valizine.
benimle bırakma hiç bir senli dakikayı.
dur biraz daha,
bir vedadan daha uzun, bir sevdadan daha kısa olsun.
*****
gittin işte.
bakışlarımdaki tüm yakarışlara rağmen, hiç anlamlandıramadığım bir mecburiyetle çıktın yola.
göz bebeklerimde tutuklanmış yaşlar durduramadı seni.
ben durmanı haykıramadım arkandan.
yalvardı yüreğim hiç seslendiremediğim cümlelerle.
hiç istemediğim zamanları getirip attın kapımın önüne.
gittin.
hiç kalmaycak birisini özlemekteydim, kalmayacak oluşunun yanı başında.
şimdi tüm sevdası kalbinde geri dönmeyi vadeden birisini özlemekteyim.
her biri birbirinden sancılı kramplar arasında gidip geliyor ruhum.
gittin.
*****
yanyana, dipdibeyken yaşanan bir özlemdir bu herşeyden önce, sinsi bir bilinç, kurnaz bir tümör gibi büyür gitgide yürekte.
siz bu tümörün yarattığı sızılara dahi tutkunsunuzdur.
haber vermektedir yaşamın her imgesi bir gün gideceğini, biteceğini...
vurdumduymaz bir görmezden gelme esir etmiştir çoktan düşünebilme melekesini.
*****
git gide, gitme vakti yaklaştıkça...
imkansızlıklarla, olasılıklarla boğuştukça...
aşkla yorgunluk harmanlanır, bozgunlar olur, kafalar hep dumanlı.dağlara kaçmak arzusu beyinlerde, yürek çoktan eşkiya...ben çoktan mülteci kendi varlığımda.
zaman.
zaman zaman istila etmekte bedenleri.
zaman en çok gözlere yansımakta.
yaşlandıkça daha anlamlı engebeler ve daha anlamsız çaba.
git gide, gitme vakti yaklaştıkça...
daha ağır cümleler. sorumluluklar, sorunlar, zorunluluklar.
ve işte
hiç kalmayacak birisini özlemek zamanı düşman edinmektir önce.
sonra evsiz barksız kalmaktır koskoca bir şehirde.
*****
gün gelir...
bu sevgili yemin eder kalmaya, ömrünü başucunda paylaşmaya...
inanamazsın,
daha önce hiçbir hayalin gerçek olmamıştır.
hiç bir rüyada uyanık, başrol oynamamışsındır.
kalbinde terkedişler, terkedilmeler
güvensizlik, hırçınlık...
bu sevgili yemin eder kalmaya.
inanamazsın.
devam edersin sinsi bir özlem biriktirmeye
gizli bir korkunun içinde.
****
yıllar yıllar geçtiğinde,
tüm ezberler silindiğinde ve sancılar dindiğinde bile,
saçmalığı cümle içinde gizli kalandır.
yalandır.
*****
kaldı kalmadı derken,
bir ömür boşa çabalar, çuvallar insan.
anlara yılları sığdırmaya çabalarken,
yıllar anları aratır...
ve hep en baştaki o ilk korkuya dönmektir hiç kalmayacak birisini özlemek.
******
hiç eskimeyen bir rüya içerisine sıkışıp kalmış bir kabustur bu.
,,,
yıllar yaşandıkça ve biz yaşlandıkça,
hala o ilk günkü korkuyu taptaze taşımaktayım.
oysa yüreğimdeki cesaret soldu.
gece karanlığında sokakta yürüyemiyorum artık,
ama daha kök salmış, daha dimdik koşuyorum yarına.
yine de yaşadıkça
hala o ilk tedirginlik başucumda.
,,,,
3 Şubat 2012 Cuma
Felsefesiz felsefecilik
Bu yıl edebiyattan felsefeye doktoral bir geçiş yaptım. Karşılaştırmalı Edebiyat BA ve İngiliz Edebiyatı Karşılaştırmalı Edebiyat sectionında MA bitince, dur dedim; şu edebiyat teorileri felsefe bilmeden öğrenilemez ve daha boktanı kolay kolay öğretilemez. Biraz felsefe çalışmalı, edebiyatla felsefe arasındaki (bana göre) zorunlu olan bağa biraz derinden dalmalı dedim ve bölüm başkanımın dahi onaylamasıyla; ilk başta deli miyim acaba diye düşündüren olaya giriştim. Bilimsel hazırlık okumayı canıgönülden kabul ederek başladık felsefe doktora programınaaa...Zira bütün hayatını edebiyatla uğraşarak geçirmiş, tamamen zevkine 3-5 felsefe dersi almış biri olarak "ben bilimsel hazırlık okumam, koskoca ma bitirmiş kişiyim, deleuzea kadar okudum, hatta tez yazdım" havalarına girmek hem hadsizlik hem de kendinibilmezlik hem de yıllarca Platondu, Aristotelesti dirsek çürütmüş insanlara saygısızlık olurdu.
Tam da saygısızlıktan bahsetmişken, ben yaşamım boyunca saygısızlıklar konusunda extra hassasiyet geliştirmiş; özel hayata saygı, insan hakkına saygı, kitap okuyana saygı, yazana saygı, kendini yetiştirme azmine saygı falan diye tepişen bir kişi olarak saygı olgusunun en can alıcı noktası olan, özellikle bir önceki paragrafta söz ettiğim üzere "kendini ve haddini bilme" erdeminin ne denli eksik olduğunu çoook ilginç bir şekilde yine felsefe bölümünde gördüm.
Hali hazırda tüm çevremden "ahhaha felsefe bölümünde ne beklerdin" tepkileri aladururken; buna şiddetle karşı çıkmaktayım ve bölümümde karşılaştığım insanları da şiddetle yadırgamaktayım panpişlerim.
Felsefe dediğin düşünmek, ama en çok insan üzerine düşünmek değil mi? İnsan yaşayışı üzerine kafa yormak değil mi? Psikoloji ve psikiyatrinin aksine hormon, çocukluk anısı, genetik nedenler şu bu üzerinde değil de, tarihsel ve bütünsel bir çerçeveden bakarak insan aklının işleyişi üzerinde durmak, yine bu işleyiş ile sorgulamak değil mi? Etik değil mi felsefenin en mühim konularından biri? Yani dini, ilahi, batıl bir takım zorunluluklar olmadan insanın kendi özgürlüklerini belirlemesi ve çizgilerini çekmesi değil mi?
O halde, felsefeyle uğraşan kişilerin tek tek, kendi haklarına, kendi sınırlarına bakarak diğer insanlarla olan ilişkilerini daha dikkatle belirlemesini ya da belirleyeceğini beklemek ahmaklık mıydı? Kaldı ki sözünü ettiğim kişiler, sırf öss puanı ona yettiğinden buraya gelmiş değil, felsefeyi sözde sevdiklerinden ve ona ilgi duyduklarından yüksek lisans ve doktora öğrenimleri için gelmiş insanlar...Her daim düşünmenin edimlerimizin önkoşulu olması gerektiğine inanmış biri olarak; şu an muhattap olduğum insanların sanki yaşamları boyunca hiiç düşünmemiş olduğunu görmek de benim hayal kırıklığım oldu. (Elbette genellemeler ne kadar tamsa bu da öyle, keza "tam" insanlarla da karşılaştım burada)
Öncelikle felsefe alanından dahi bağımsız olarak akademik yaşam; yani ma, phd hatta araştırma görevliliği vs süreçleriyle ilgili çok derin yanlış anlamaları (ya da umursamazlıkları mı demeliyim?) var bazılarının. Sonra bazılarının özel (ya da ne değişecekse vakıf) üniversiteleri ile ilgili bazı yanlış yaklaşımları var ki en beteri bu.
Ben özel sektörde çalıştığım süre boyunca, insanların ne tür seviyesiz ve hatta "eğitimsiz" bir takım insanlara, müşteriye, müdüre, ona, şuna, buna katlanmak ve hatta "saygılı" davranmak zorunda kaldığını görmüştüm ki pek çoğumuz bunu bilir. Dolayısıyla ma programına başladığımda, lisanstaki asi öğrenci modumdan sıyrılmış ve üniversite hocalarının saygıyı ne denli hakettiğini, yaşından başından başka, tüm yaşamını öğrenmek ve öğretmek için harcayan kişiler olmalarından çok çok önemli birşey yaptıklarını idrak etmiş halde gelmiştim okula.
Şimdi benimle birlikte y.lisans ve doktora yapan arkadaşlara baktığımda ise şoklardan şoklara koşuyorum. Hocalara saygısız, bana saygısız, diğer öğrencilere saygısız, sanki ortamda tek "kendi" varmış gibi takılıp duran bir grup var önümde. İnsan ilişkilerinden yoksun olmalarının yanında, bir de öğrenciliğin ne olduğunu bilemeyen bir sürü.
Tamam, 40 yaşına bile gelmiş olabilirsin, bundan önce 5 üniversite 5 doktora bitirmiş olabilirsin falan ama hala öğrenci olduğunu ve karşındaki öğretim görevlisinin (hatta yaşça senden küçük dahi olsa) senin hocan ve haliyle "üst"ün olduğunu görmezden gelemezsin. Haa işte bu noktada en çirkin tavır da ben bu dersin parasını veriyorum tutumu. Yahu sen bu derse efendime söyleyeyim bir tarafların en testisli devlet üniversitelerine girmeyi popon yemediğinden, ya da en iyi ihtimalde devlet üniversitesi bürokrasileriyle uğraşmak istemediğin için para veriyorsun. Para veriyor olman, ne hocanın kalitesini azaltıyor, ne dersin. Üstelik hocayı hiiç bağlamıyor. Çünkü alıp satılan bir şey yok ortada, böyle düşünüyorsan zaten kendine saygın yok. MA/PHD seviyesinde artık hocaların büyük çoğunluğu tahta cetvelle öğretmek yerine, sana araştırma yap diye rehberlik ediyor bir anlamda; okuyacağın şeyleri belirliyor; metinlere yaklaşmayı gösteriyor falan derken sen de kendi ilgi alanın doğrultusunda bu işin gerekliliklerini yerine getirmek durumundasın. Bu adam/kadınlar seansına 100 dolar ödediğin yaşam koçun değil senin; onlar akademik çalışan zihinler yetiştirmeye çabalayan insanlar; zamanlarını boşuna harcama lüksün de yok para verdin diye.
Ben çok başarısız bir öğrenciyim sanırım ve yine sanırım mülakatlarda bu insanlara "ah siz aşmış kaçmış kişilersiniz, gelin derslerimize girin nooolur da, sizin derin birikiminizden yararlanalım" dediler. Yani bana kimse böyle bişey demedi. Ben zaten bu işte yeni, yani çömez olduğumdan bana hazırlık dersleri verin, felsefe öğreneceğim, şuna çalışacağım buna kıçımı yırtacağım modundaydım ve mülakatı yapan yeni bölümümün başkanı da elinden geldiğince bana yol gösterdi ve cesaret verdi.
Peki bu "hocalardan bile iyi biliyorum ben bunları" tripleri ne kardeşiiim, öyleyse neden o hoca ve sen öğrencisin? Pes diyorum.
Ve evet ben yanılmışım sanırım, belki erken verilmiş bir yargı ama bu felsefecilerin yaşam felsefeleri noksan...
30 Ocak 2012 Pazartesi
Kadın Milleti
Pek feminist bir tip sayılmam, koşulsuz kadın-erkek eşitliğine inanmam. Zira kadın ve erkek arasında farklı alanlarda üstünlükler vardır. Evet kadın fiziksel olarak daha kırılgandır genele bakınca, oysa erkek de doğum yapamaz falan gibi durumlar var. Şu doğum meselesinden midir bilmem, kadın milletinin acı eşiği sadece fiziksel anlamda değil, ruhsal olarak da oldukça yüksek sanırım.
Ayrılık acısı olsun, yalnızlık buhranları olsun hepsi katmerli şekilde hatun bünyesinde barınmaya müsait. Ben kadının zekisinin her alanda, yani akademik olsun iş hayatı olsun, başarılı olabildiğine hatta erkeklerden çok daha yaratıcı ve üretken olabildiğine tanık oldum. Şu aşk meşk işlerinde de aynı şekilde kıvrak zekasının tüm belirtilerini, benim diyen playboyları evcilleştirmekte itinayla ve başarıyla kullanan nice kadınlar gördüm. Ama bu nicelik işaret parmağımın ucuyla sınırlanabilecek kadar kısıtlı.
Yeni dünyada, yani global, ekonomik ve sosyal olarak kadının her alanda boy gösterebildiği; yani kadınların, en büyük devrimini (ki ikinci dünya savaşı bir kırılma noktasıdır bu konuda) geçirip bu koşullara ulaştığı noktada iki konuda başarısız olduklarını düşünüyorum: sosyal alanda seks objesi olmak bunlardan ilki. Ki ben buna sadece karşılıklı bir ticari paylaşım olarak bakıyorum. Yani poposunu daha çok sallayanın daha çok albüm satması durumu. Ayrıca erkekler için de bir metalaşma süreci varken, baklavalı popstarlar soyunurken bu durumu tartışmayı çok da gerekli görmüyorum.
İkinci olarak ise, en azından kendi sosyolojik ortamımda gözlemlediklerime bakarak, üniversitedeki kız-erkek muhabbetlerine kulak kabartarak falan edindiğim izlenimlerle; bu yeni dönemde hem kadın meselesi hem de kadın-erkek ilişkilerinin pozisyonu açısından durumun vehameti içimi acıtır oldu.
Seks yapmak, sevişmek, cinsellik...bütün bunlar kişinin kendi iradesine kalmış şeyler.
Ben de ideal olarak kadın erkek ayrımı yapmadan herkesin istediği -sağlık konularına dikkat ederek- gibi seks yapabilmesi taraftarı bir kişiyim. Herkesin etik alanı kendine...İsteyen arkadaşıyla yatar, isteyen arkadaşının sevgilisiyle...bunlar sadece kadınların değil, erkeklerin de irdelemesi gereken erdemleri belirler. Yani seksle ilgili bir ahlak durumu olacaksa, bu cinsiyetten bağımsız bir etik anlayış olmalıdır ve sadece bireyleri bağlar. Kimseyi taşa tutmaya gerek yok.
Öte yandan, bizim (80liler) kuşağın sonlarına doğru gelişen yeni anlayışta, kızlarımız kendilerini sex & the city karakterleri sanmaya başladılar. Ne ala, Samantha benim idolümdür mesela. Çünkü o kadın, akıllıdır. Seksi duygularından ayırır. (bu ne denli mümkün tartışılır) Seksi seks için yaşar. Uyandığında gece fantezilerini paylaştığı adamı yanında göremezse yıkılmaz, bir oh çeker. Ancak unutulan şu ki, Sam fictional bir karakterdir ve her baba/anayiğidin harcı değildir öyle yaşamak.
Yalnız bizim 18lik 20lik hatunlar Samantha edasıyla gezindikçe, genç delikanlılarımız pek bir avantajlı duruma geçti. Çıkmak ya da dating kavramı bitti bitiyor. Kahve, sinema, yemek üçlemesi tarihe karışıyor. ..Sevgililik kurumu çoktan fuckbuddylikle yer değiştirdi. Gözlemlediğim ilişkilerde, ki ilişki denirse; flört aşaması yok sayılıyor. Cumburloppp...Faceden iki poke, iki tweet ve sex başlıyor...
Hayır, kimsenin sevişme hakkına lafım yok.
Ama aşk denilen olgu, sevgililik falan arada yok olacak gibi duruyor. En geç ikinci buluşmada "vermeyen" hatunla çıkmayan erkekler gitgide çoğalmakta... Sevişip gelen sanal alemde hayatına devam ediyor.
Yahu, gençliğimizin en eğlenceli zamanları "erkek/kız arkadaşlarımızla" çılgınca gezip tozarak geçmedi mi? Ayrılıp ağlaşmadan, barışmadan, kavga edip üstüne sevişmeden bu hayat neye benzerdi?
Yeni nesil garip bir boşlukta seks yaparken en uzun ilişkileri ipadleriyle oluyor.
Bu durumdan erkek cinsi ne kadar muzdarip bilinmez, hatun kişilerde depresif semptomlar fena boy gösteriyor. Aşık olduğu adamı umursamıyormuş da sadece sevişiyormuş gibi yapanlar, hoşlandığı çocuğu msn seksi ile tavlamaya çalışanlar, bir adamda bulamadığı şefkati diğerinin yatağında arayanlar, sonra vicdan azapları, sosyal yaptırımlarla boğuşanlar (evet o hala var), kaşar damgasını görmezden gelmeye çabalayanlar (o da tarihe karışmadı).
Evet hanım kızlarım, biz henüz manhattan eliti değiliz, hatta manhattan elitinin de gossip girldeki kadar rahat olduğu muallak...
Çok erken kanatlanmalar; o kahrolası erkeksiz yapamama tribinizi, o saklı tutacağınıza çarşafa doladığınız duygularınızı dizginlemeden onla bunla yatıp kalkmak olmaaaz, olmuyor.
Kaldıramayacağınız taşın altına elinizi koyuyorsunuz (bunun kaba tabiri daha güzel vurgular durumu); ve içinizdeki "Charlotte"u unutuyorsunuz. Henüz o beyaz gelinlik hayalinin sadece yüzeysel olarak reddedildiği evredeyiz. Hala evde kalma korkusu içinizde, ki erkek cinsi bunu sizin kadar hiç umursamadı ve çıkmaya çalıştıkça batıyorsunuz.
Sevdiğinizi açık seçik, sonuna kadar söyleyene; sadece ama gerçekten sadece sevişmek istiyorsanız onu da "adam" gibi söyleyebilene kadar olmayacak. Hoşlanıyorum ama ben de ciddi düşünmüyorum tripleri atıp; iki seviştik sonra aramadı diye ağlamak SALAKLIKtır.
Önce içine sindireceksin, sonra onun bunun fuckbudysi olacaksın.
Aşık olduğun adama large hatun ayakları çekmeyeceksin.
Ve bir erkek -en doğal hakkı olarak- bilecek böylece, hangi hanım kıza ne şekilde yaklaşacağını. Rengini baştan açıkça, korkmadan belli edeceksin ki sonradan pişmanlık denen baş ağrısı ve sindirim bozukluklarıyla uğraşma.
Kadını kadın yapan vajinası değildir cici kızım, akıl sahibi bir vajina olmasıdır.
Ve senin cinselliğin sadece senindir, onun bunun adamına yaranma derdindeysen utancısın hemcinsinin.
Sevişmek istediğinde seviş, ama bunu "sevgi"yi içinde barındırmasını istediğin hiç bir ilişki için kullanma. Bu hem karşındaki erkeğe hem de kendine haksızlıktır. Tek derdi seninle yatmak olan adamla, senin de tek derdin oysa yat. Aksi "kullanılmak"tır. "Ahhaha ben de onu kullanıyorum" cümlesi bu noktada hükümsüzdür. Çünkü ancak her iki tarafın niyeti, amacı aynı ise kullanmak ya da kullanılmak hali hazırda söz konusu bile değildir.
Erkekleri suçlamaktan da bi zahmet vazgeçin artık...Çünkü erkek ya da kadın, insanlar sana ancak senin çizdiğin çerçeveden bakıp, izin verdiğin ölçüde yaklaşabilir. (ha ötesi her türlü tacize girer)
Şimdi düşün: duygusal olarak hiç bir bağlılık yaşamadan seks yapabilirim, böyle de güçlü bir kadınım diyorsan, yolun açık olsun...Yalnız sana bağlanma potansiyeli olan adama yaklaşma, yazık günah...
Bir de bunu düşün: duygularım olmadan ben ben değilim, bir adamı öperken bile beyaz pancurlu evimizde ona kek pişirdiğimi hayal ederim diyorsan; O öpüştüğün yerde bir an dur ve ikinci adıma geçmeden karşındaki erkeğin hayallerinin 45 dakikalık olabileceğini, bunun bir o kadar doğal bir durum olabileceğini düşün ki, kimsenın hayali boşuna kırılmasın. Sadece sevdiğin ve seni seven adam/ adamlarla seviş ki, ruhun sonradan manik depresif, panik atak moduna geçmesin. Öyle güçlü bir kadın ol ki, karşındaki seninle olmak için onlarca fuckbuddyi iphone contactsinden, Blackberry Messengerından siliversin ;)
Bana sorarsanız;
AşKla kalın, aşkla yatın, aşkla kalkın...
22 Ocak 2012 Pazar
onların yapmadığını yapabilmemle gurur duyarım

İşte önceki kayıtlara bir örnek, gazeteciyi teröristle aynı kefeye koyan devlet değil sadece bizim buralarda.
Hrantı kahramanlaştırsak da mı saklasak, kahramanlaştırmasak da mı saklasak?
Hrant Dink hakkında atıp tutmalar devam ediyor...Kimi ermeni oluyor, kimi müslüman kimliğiyle kınıyor olayı, kimi Türküm ama hukukun işlemediğini kabul ederim diyor, kimi hepimiz ermeniyiz demek ırkçılığın babasıdır diyor...
Bugün fbook familyasından bir arkadaşım, Hrant Dinkin 301 davasına düşmesine sebep olan cümleyi paylaşmış...Buyrun kahramanınız bunları demişti diyerek. Zehirle kanla, türklükle ermenilikle falan ilgili bir cümle. Şimdi ben Hrant Dink öldürülene kadar kendisiyle çok ilglilenmiş, hakkında bilgilenmiş biri değilim ama o gün bugün okuduklarımdan falan adamın böyle bir cümle kuracak kadar ırkçı olmadığı kesin en azından gözümde. Bir araştırayım dedim, Agosa girdim bulamadım. Google yardıma yetişti. Aşağıda linkini de belirteceğim üzere, Baskın Oran yayınlamış ki uzunca bir yazı dizisi var delik pabuçlu Hrantın, belalı cümle son bölümde kırmızı puntolu. Başlığı da "Ermeni Kimliği Üzerine". Hey höy yazıyı okudum, okumasa mıydım acaba? Hrant Dink bu yazı dizisinde ermeni kimliğinin ermeniliğin kendisiyle değil, soykırım ve diaspora üzerinden bolca türklükle tanımlanmaya çalışıldığını, ermeniliğin kendisinin üzerinde durmak yerine türkler ve soykırım üzerinden kimlik oluşturma çabasının yersiz ve yanlış olduğunu; bu durumda "türk" ermeni kimliğinin içinden çıkınca elde ermenilik kalmadığını oysa "türklük ve soykırım" meselesini ermenilikten çıkararak salt "ermeniliğin" kendisi üzerine bir kimlik kurulmasını belirten; bugünkü diasporayı eleştiren bir tavırda. Üstelik ne ermeni kimliğini pohpohluyor, ne türklüğü aşağılıyor.
Hukuk sistemimize bir kez daha saydırırkene, çevremdeki zihniyete küfrederkene; uzun zamandır görüşmediğim 40 yıllık arkadaşa dayanamadım comment giriverdim. Kızım, otur oturduğun yerde, bulaşma, öğreten adammısın sen, yok! Hiç yorum katmadan, linki verdim ve o cümleciğin çekilip alınmış bir parçacık olduğunu yazdım höyyy.
Birlikte fıçı fıçı bira içip, ayrılıklara ağladığımız, cebimizde ne var yok paylaştığımız eski dosttan gelen yanıtı paste yapıyorum buyrun:
Bilgi için teşekkürler Hatice, ancak herkes kendi görüşü doğrultusunda yaşar ölür.Herkes tercihlerinin uğruna göze alır bazı şeyleri. Benim derdim kişiler ve kökenleri ile alakalı değildir.sadece kahramanlaştırılmalarıdır beni üzen!! Ki tarihimize baktığımızda şayet kahraman arıyorsak özümüze bakmamız lazım derim,Uğur mumcu,Türkan Saylam ki daha niceleri....
Bu yorum üzerine başka bir yorum ekleştirmedim, geldim buraya: Eh be arkadaşım, kişiler ve kökenleri derdimiz değilse; bir sonraki cümlede özümüze bakmamız gerek derken ne kastediyorsun? Peki herkes kendi görüşüyle yaşar da, o görüş oturduğun yerden, kes yapıştır bayrak ekle tabut ekle şehit ekle fbookta paylaş milliyetçiliğiyle oluşursa, görüş müdür gerçekten? demek istedim...
Daha çok saydırmak istedim sonra, ama arkadaşıma değil. Söz konusu yazının tamamını okumadan okuduysa da iyi ya da kötü niyetle anlam üzerinde kafayı hiç yormadan davayı açan savcıya, yargılayan hakime ve algı sorununundan kronik muzdarip canım ülkedaşlarıma...
Hay allah ya,
Oysa ben kimseyi kahramanlaştırmamıştım. Hrant dediğin bir başka gariban gazeteci cumhuriyetimin faili meçhul semalarında; bu kadar yazıp çizmeme gelince hem faili meçhullerin son halkası olarak bir ışık vaad etmesi,sonra failler belli olduğunda bile meçhul ya da meşru kalabileceklerini göstererek o ışığı söndürmesi.
Ha bir de ermeni. Nefret saçmayan, kin gütmeyen, dayatmayan bir
ermeni.
ahan da link : http://baskinoran.com/belge/ErmeniKimligiUzerine-HrantDink.pdf
Bugün fbook familyasından bir arkadaşım, Hrant Dinkin 301 davasına düşmesine sebep olan cümleyi paylaşmış...Buyrun kahramanınız bunları demişti diyerek. Zehirle kanla, türklükle ermenilikle falan ilgili bir cümle. Şimdi ben Hrant Dink öldürülene kadar kendisiyle çok ilglilenmiş, hakkında bilgilenmiş biri değilim ama o gün bugün okuduklarımdan falan adamın böyle bir cümle kuracak kadar ırkçı olmadığı kesin en azından gözümde. Bir araştırayım dedim, Agosa girdim bulamadım. Google yardıma yetişti. Aşağıda linkini de belirteceğim üzere, Baskın Oran yayınlamış ki uzunca bir yazı dizisi var delik pabuçlu Hrantın, belalı cümle son bölümde kırmızı puntolu. Başlığı da "Ermeni Kimliği Üzerine". Hey höy yazıyı okudum, okumasa mıydım acaba? Hrant Dink bu yazı dizisinde ermeni kimliğinin ermeniliğin kendisiyle değil, soykırım ve diaspora üzerinden bolca türklükle tanımlanmaya çalışıldığını, ermeniliğin kendisinin üzerinde durmak yerine türkler ve soykırım üzerinden kimlik oluşturma çabasının yersiz ve yanlış olduğunu; bu durumda "türk" ermeni kimliğinin içinden çıkınca elde ermenilik kalmadığını oysa "türklük ve soykırım" meselesini ermenilikten çıkararak salt "ermeniliğin" kendisi üzerine bir kimlik kurulmasını belirten; bugünkü diasporayı eleştiren bir tavırda. Üstelik ne ermeni kimliğini pohpohluyor, ne türklüğü aşağılıyor.
Hukuk sistemimize bir kez daha saydırırkene, çevremdeki zihniyete küfrederkene; uzun zamandır görüşmediğim 40 yıllık arkadaşa dayanamadım comment giriverdim. Kızım, otur oturduğun yerde, bulaşma, öğreten adammısın sen, yok! Hiç yorum katmadan, linki verdim ve o cümleciğin çekilip alınmış bir parçacık olduğunu yazdım höyyy.
Birlikte fıçı fıçı bira içip, ayrılıklara ağladığımız, cebimizde ne var yok paylaştığımız eski dosttan gelen yanıtı paste yapıyorum buyrun:
Bilgi için teşekkürler Hatice, ancak herkes kendi görüşü doğrultusunda yaşar ölür.Herkes tercihlerinin uğruna göze alır bazı şeyleri. Benim derdim kişiler ve kökenleri ile alakalı değildir.sadece kahramanlaştırılmalarıdır beni üzen!! Ki tarihimize baktığımızda şayet kahraman arıyorsak özümüze bakmamız lazım derim,Uğur mumcu,Türkan Saylam ki daha niceleri....
Bu yorum üzerine başka bir yorum ekleştirmedim, geldim buraya: Eh be arkadaşım, kişiler ve kökenleri derdimiz değilse; bir sonraki cümlede özümüze bakmamız gerek derken ne kastediyorsun? Peki herkes kendi görüşüyle yaşar da, o görüş oturduğun yerden, kes yapıştır bayrak ekle tabut ekle şehit ekle fbookta paylaş milliyetçiliğiyle oluşursa, görüş müdür gerçekten? demek istedim...
Daha çok saydırmak istedim sonra, ama arkadaşıma değil. Söz konusu yazının tamamını okumadan okuduysa da iyi ya da kötü niyetle anlam üzerinde kafayı hiç yormadan davayı açan savcıya, yargılayan hakime ve algı sorununundan kronik muzdarip canım ülkedaşlarıma...
Hay allah ya,
Oysa ben kimseyi kahramanlaştırmamıştım. Hrant dediğin bir başka gariban gazeteci cumhuriyetimin faili meçhul semalarında; bu kadar yazıp çizmeme gelince hem faili meçhullerin son halkası olarak bir ışık vaad etmesi,sonra failler belli olduğunda bile meçhul ya da meşru kalabileceklerini göstererek o ışığı söndürmesi.
Ha bir de ermeni. Nefret saçmayan, kin gütmeyen, dayatmayan bir
ermeni.
ahan da link : http://baskinoran.com/belge/ErmeniKimligiUzerine-HrantDink.pdf
18 Ocak 2012 Çarşamba
Hrant için yürümek ya da şehitlerimiz için yürümek!
Hrant Dink davasının en adil, en asil ve en ülkeme yaraşır şekilde (!!!!!!) sonuçlandığı bugünlerde, yine aynı şey dikkatimi çekiyor.
Ve bu şey bana, harika işleyen hukuk sistemimizden, demokrasimizden daha fazla korku veriyor. Hatta korku demek yetmiyor; şu ingiliz dilinde "terrified" denilen şeyden oluyorum. Terör yaşıyorum.
Çünkü bu şey, bu memlekette yaşayan en yaygın zihniyetin tepkisi. Kim çıkıp "Hrant için yürüyelim" dese "Aman da şehitlerimiz için yürümezsiniz", "Müslüman din kardeşlerimize, Türk oğlu Türk evlatlarımıza sahip çıkmadınız" feryatlarıyla karşılaşıyor.
Şimdi bu zihniyete şöyle bir cevap veresim var kendimce:
Bak canım, bak gözüm. Ben bu memlekette şehitlerim için yürürüm ya da yürümem. Şehit olsun olmasın o gencecik canlar gittikçe içim yanar. Ama bunun kökünü ben kazıyamam! Ben yürürsem, şehitler için değil; o eğitimsiz çocukları dağlara süren, çatışmaya sokan sisteme karşı yürürüm. Ben yürürsem, o terör denen laneti bitirmeyen güçlere, devlete devletlere karşı yürürüm. İşte bu yürüyüş, Hrant için yürümekle aynı yürüyüştür. Çünkü terörü besleyen, terörü yapan ve terörü destekleyen iç-dış güç Hrantı öldürenle aynı güçtür. Aynı "sözde" milliyetçi, aynı yaygaracı, aynı faşizan güçtür. Ben şehitlerimize ağlarım, Hrant'a ağlarım, Uğur Mumcu'ya, Çetin Emeç'e ağlarım. Ama en çok "idrak" sorununu bir türlü aşamayan halkımın körlüğüne ağlarım.
Bak canım, bak kör gözüm. Hrant elinde silahıyla savaşırken ölmedi. Asker değildi, komutanı tarafından düşman üzerine, kalaşnikof önüne atılıp can almaya, can vermeye giderken ölmedi. O kalleşçe öldürüldü, yazısıyla, sözüyle, okuduğuyla, bildiği-bilmediğiyle savaşırken ama pusu kurarken değil, dağda değil, taarruzda değil; gazetesinin önünde, kendi silahsız-şiddetsiz mücadelesini verirken, ekmeğini kazanırken öldürüldü. Ne şeref madalyası, ne şehit maaşı, ne anıt mezarı verildi ailesine. Yüzbinler tarafından kahraman ilan edilmeden, buruk bir hüzün bırakarak, konuşanlara bu ülkede ne olduğunu gösterircesine, ayakkabısının eskisiyle verdi nefesini son kez. Yetmedi, bu ülkede ardından ağlayanlardan çok, "oh iyi oldu" çekildi.
İşte bu yüzden ben, Hrant için ağlarım, yürürüm.
Çünkü Hrant için yürüyebilenler çoğaldıkça azalacak şehitlerim...
Ve bu şey bana, harika işleyen hukuk sistemimizden, demokrasimizden daha fazla korku veriyor. Hatta korku demek yetmiyor; şu ingiliz dilinde "terrified" denilen şeyden oluyorum. Terör yaşıyorum.
Çünkü bu şey, bu memlekette yaşayan en yaygın zihniyetin tepkisi. Kim çıkıp "Hrant için yürüyelim" dese "Aman da şehitlerimiz için yürümezsiniz", "Müslüman din kardeşlerimize, Türk oğlu Türk evlatlarımıza sahip çıkmadınız" feryatlarıyla karşılaşıyor.
Şimdi bu zihniyete şöyle bir cevap veresim var kendimce:
Bak canım, bak gözüm. Ben bu memlekette şehitlerim için yürürüm ya da yürümem. Şehit olsun olmasın o gencecik canlar gittikçe içim yanar. Ama bunun kökünü ben kazıyamam! Ben yürürsem, şehitler için değil; o eğitimsiz çocukları dağlara süren, çatışmaya sokan sisteme karşı yürürüm. Ben yürürsem, o terör denen laneti bitirmeyen güçlere, devlete devletlere karşı yürürüm. İşte bu yürüyüş, Hrant için yürümekle aynı yürüyüştür. Çünkü terörü besleyen, terörü yapan ve terörü destekleyen iç-dış güç Hrantı öldürenle aynı güçtür. Aynı "sözde" milliyetçi, aynı yaygaracı, aynı faşizan güçtür. Ben şehitlerimize ağlarım, Hrant'a ağlarım, Uğur Mumcu'ya, Çetin Emeç'e ağlarım. Ama en çok "idrak" sorununu bir türlü aşamayan halkımın körlüğüne ağlarım.
Bak canım, bak kör gözüm. Hrant elinde silahıyla savaşırken ölmedi. Asker değildi, komutanı tarafından düşman üzerine, kalaşnikof önüne atılıp can almaya, can vermeye giderken ölmedi. O kalleşçe öldürüldü, yazısıyla, sözüyle, okuduğuyla, bildiği-bilmediğiyle savaşırken ama pusu kurarken değil, dağda değil, taarruzda değil; gazetesinin önünde, kendi silahsız-şiddetsiz mücadelesini verirken, ekmeğini kazanırken öldürüldü. Ne şeref madalyası, ne şehit maaşı, ne anıt mezarı verildi ailesine. Yüzbinler tarafından kahraman ilan edilmeden, buruk bir hüzün bırakarak, konuşanlara bu ülkede ne olduğunu gösterircesine, ayakkabısının eskisiyle verdi nefesini son kez. Yetmedi, bu ülkede ardından ağlayanlardan çok, "oh iyi oldu" çekildi.
İşte bu yüzden ben, Hrant için ağlarım, yürürüm.
Çünkü Hrant için yürüyebilenler çoğaldıkça azalacak şehitlerim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)