29 Kasım 2011 Salı

bebek bakıcısı aparatusu eksikliği tedavisi

Dilruba Cemre daha doğmadan, ona kendimin bakması konusunda bir hayli idealist, kararlı ve de testisli davranıp, kendimi maddi manevi sıkıntıya sokmayayım aman yavrucağıma ben bakayım mottosunda duraklamıştım. Nitekim böyle oldu, yardımsever eş falan derken bu günlere geldik, diloşum 2,5 yaşını bitirdi; ben yüksek lisansı bitirdim; doktoraya yelken açtım...Ve hatta bu yıl yavrucek yuvaya başladı "uzun yarım gün" kategorisinden.

Buraya kadar, yani özette herşey iyi hoş...Bakınca ne kendi kendimi yetiştirmemi boşladım, ne kuzuyu yaban ellere emanet ettim. Yaban eller derken, bakıcı olayına hiç ama hiç karşı olmadığımı yazının ilerleyen dakikalarında anlayacağınızdan, benim bir babysitter karşıtı olduğum çıkarımını yapmayın etmeyin. Ancak, ben öyle evde bir başkasıyla yaşayamam, bakıcı dediğin gece daha çok lazım. Anlaşamasam, ya da bir şeyi eksik gedik yapsa; bunu da böyle yapma diyebilitem sıfır. İnsanlardan birşey isteme özrüm var. Hele emir verme, ikaz etme, yüksek sesle uyarma bana göre hiç değil. İşte bu sebeplerden Dilruba büyürken yaban eller bize hiç dokunmadı dokunmasına....
Gelin görün ki, anacığımın uzakta oluşu; kayınvalide tayfasının yaş vs durumundan bu işten muhaf tutuluşu  da bakıcı yokluğuna eklenince olanlar fena.

Bir kere sevgili sevgilim ile yollarımız ayrıldı. O işe gider, ben çocuk bakarım....O çocuk bakar ben sosyalleşirim derken; ayrı gayrı düştük. Birlikte bir tiyatroya sinemaya gidemez; başbaşa iki lokma yiyemez olduk dostlar. Dile kolay (hamilelik periyotu da işin içine girerse) 3,5 yıldır beyimlen iki flört edelim; yağmurda yürüyelim, karda yuvarlanalım olaylarına hasret kaldık. Nöbetleşe yaşam sürmekten; aynı evi paylaştığım adamı özler oldum...Bedensel yorgunluk bana koymaz; bilen bilir hiperaktif bünyemi; amaaa bu çocuk dediğin sadece kolunu bacağını ağrıtmıyor adamın...Her yeni güne yeni icadlarla başlıyor, her yeni gün tanrı beterinden korusun bir sağlık sorunu (grip, allerji, nezle, ishal şu bu) ile yepyeni huylar edinip; yemek yemeyen ve hatta dışkılama olayını kurban kesme törenine çeviren ruh emici; psikoloji dikici  bir creatura olup çıkıyor. Yani büyüdükçe dertleri de büyüyen bu çocuk yaratığı; yaşamı kuşatan bir şey.
Endişe, korku, sevmenin en kocamanı neler getirirse yani; hepsini başınıza musallat edip haliyet-i ruhunuzu öyle bir tersyüz ediyor ki; sevgilinin hasret kalınmış gözlerine bakıp "seni seviyorum" diyecek kadar enerji bırakmıyor.
Diyeceğim şu ki; sevgili eşler, ana baba adayları; çocuğunuz için değil; kendi ilişkinizin gidişatına rot balans ayarı olsun amacıyla; bir bebek sahibi olmadan şunları dikkate alın:
-anneanne, babaanne yardımcı ekipmanları yakınlarda mı? Yakınlarda ise fiziksel, ruhsal ve de insaniyetlilik bakımlardan donanımlı mı?
-eğer üst seçenek noksansa; bakıcı aparatını maddi ve manevi olarak kullanabilecek kapasiteniz var mı?
- hadi full-time nanny olayına karşısınız, ya da bütçenizi aşıyor, ya da yeriniz dar; ara sıra eşinizle olsun dostunuzla olsun, iki kaçamak yapasınız geldiğinde; içmeye gitme ihtiyacı durumlarında part-time bebek bakıcısı (elbette güvenilir cinsten) erişiminiz var mı?

İşte bu imkan ve şeraitler içinde; hiç birine "eh bir yolu bulunur" dahi diyemeyenler bu çoğalma edimini tekrardan ve hatta tekrardan düşünsün... Ya da düşünmesin, malum 3 çocuk dedi devlet büyüğümüz; psikiyatrlar para kazansın. Zira ben, biraz daha uykusuz, aşksız, romantizmsiz bu hayatı sürdürürsem; terapist yolları taştan; diloş çıkardı beni zıvanadan durumuna yanaşmaktayım.

(şu an, sömestre tatilinde biricik yavrumu Bursa'daki anneannesine postalayıp, sevgilimle kısacık bir tatil yapma; içip içip 12 saat deliksiz uyuma hayalinı kurma hakkım saklıdır)

İyi uykular (!)

4 Kasım 2011 Cuma

eksilir mi şehir?

Bir şehri düşündüm (elbette şehir deyince İstanbulu imgeler zihnim hep ve sadece, sadece spesifikleşmemek adına, adına şehir dedim). Parantez dışına çıkabildiğime göre, yine bir şehri düşündüm.

Şöyle bir baktım şehirle olan, görece uzun aslında kısa ilişkime. neler sığmış, neler sığmayıp taşmış şehirden...Düşündükçe düşün, düştükçe düşün! Kaç sokağına izler bırakabildim bu kocaman iri yarı, bir o kadar kırılgan, bir o kadar atılgan şehrin? Kaç sokağında mutlulukları yazdım deftere, kaç caddede yağmura karıştı ya da sıcakla buharlaştı hüzün? 

Orhan Pamuk, İstanbul denince hüznün çağrıştığını söylüyor ki hiç haksız değil...Bu şehir yitiren, yenilen, yenilenen, gidilen, dönülen, dönülmeyen şehir. Kaç kişinin hasreti, sevdası, hayali, hayal kırıklığı düşmüş bu şehrin kaldırımlarına..?Yaşanmış yaşanmamış kaç hayat yazılı yollarında?

Düşündüm, artık geçmediğim sokakları; oturmadığım parkları, taksiciyle gündüz açar mısın pazarlığı yaptığım yolları...
Yeni yeni sevdiğim caddeleri, deniz kenarlarını, sokak aralarını, binaları...

Gençlikten geçliğe doğru geçtikçe, ancak ara sıra acımsadığım yerlerini düşündüm şehrin.

Eksilir mi şehir; bir yolcu ölünce, bir aşk bitince, bir dostluk tükenince, bir adam düşünce, bir kadın küsünce?

Gidenlerin özlemimi şehrin hüznü, gelenlerin tedirgin edici hevesi mi?
Yokluk mu yağmalar şehri, çokluk mu?

ve en mühimi, 
nasıl dayanır bu şehrin yüreği, ruhu, nefesi bunca değişkenliğe?